Bir kız çocuğunun 1 liraya sığmayan eğitim mücadelesi, bir annenin çaresizliği ve bir ömrün sırtında taşınan yük, beyaz bez ayakkabılarla yürüdüğü hayat yolu ve hiç bitmeyen direnişi…
Bazı hikâyelerin bir başlangıcı vardır ama sonu yoktur.
Bazı hikâyeler vardır; bir insanın çocukluğundan başlar, gençliğine, orta yaşına, hatta saçlarına düşen aklara kadar peşinden gelir.
Ben bugün size böyle bir kız çocuğunun hikâyesini anlatmak istiyorum.
Bir kız çocuğu düşünün…
Hayatı daha dünyaya geldiği gün mücadeleyle başlamış.
Ailesi bir erkek çocuk beklerken dünyaya gelen bir kız…
Doğduğu anda yüzlerde oluşan şaşkınlığı belki kendisi hatırlamıyor ama o şaşkınlığın gölgesi bütün hayatına düşüyor.
Çünkü bazı ailelerde kız çocuğuna hâlâ “emanet”, erkek çocuğuna ise “soy” gözüyle bakılıyor.
“Bir torunum olsun, erkek olsun.”
“Soyumu sürdürsün.”
Peki ya kız çocukları?
Yaşlılığımızda elimizden tutan, hastalığımızda başucumuzdan ayrılmayan, soframızı kuran, evimizi çekip çeviren, annesinin babasının yükünü sırtlanan o kız çocukları değil mi?
Bazen insanın bastonu, sandığı gibi erkek evladı değil; hayatı boyunca sessizce yanında yürüyen kızıdır.
İşte bu kız çocuğunun hikâyesi de böyle başladı.
Babasıyla arasında tarifsiz bir bağ vardı.
Babasına âşıktı.
Onsuz uyuyamazdı.
Babası nereye gitse peşinden gider, onun yanında olmak isterdi. Evde, sokakta, tarlada… Hep babasının gölgesindeydi.
Erkek çocukların sünnet düğünlerinde bile ilk çağrılanlardan biriydi.
Çünkü o, erkek çocuklarla futbol oynar, kaleye geçer, voleybol oynar, teneffüslerde koşar, çalışırdı.
Ama hayatının asıl mücadelesi henüz başlamamıştı.
15 YAŞINDA BİR KIZ ÇOCUĞU, ANNESİNİN KALKANI OLDU
Henüz 15 yaşındayken annesine yapılan haksızlıkların karşısında durmaya başladı.
Annesini korumaya çalıştı.
Çünkü annesinin ne yaşadığını görüyordu.
Annesi, törelerin ve büyüklerin baskısı altında kendi çocuğunu bile doyasıya sevemiyordu.
Çocuğunu komşuya bırakıp tarlaya gitmek zorunda kalıyor, aklı hep geride bıraktığı kızında kalıyordu.
“Ya ağlarsa?”
“Ya aç kalırsa?”
“Ya sütünü vermezlerse?”
Anne yüreği işte…
Tarlada çalışırken bile aklı çocuğundaydı.
İşi biter bitmez koşarak eve geliyor, çocuğunu göğsüne bastırıyordu.
Ama bazı evlerde çocuğunu sevmenin bile ayıp sayıldığı dönemler vardı.
Büyüklerin yanında çocuğunu kucağına alamayan anneler…
Sevincini gizlemek zorunda kalan anneler…
Çocuğuna sahip çıkmak istediği halde “töre” denilen görünmez duvarların arkasına itilen anneler…
İşte o kız çocuğu, bütün bunları gördü.
Ve kendisine bir hedef koydu:
“Okursam saygınlık kazanırım. Okursam annemi korurum. Okursam kardeşlerimi korurum.”
Belki de hayatının geri kalanını belirleyen cümle buydu.
OKUMAK İÇİN BİR ÖMÜR VERDİ
İlkokula kendi başına gitti.
Arkadaşlarının annesi, babası onları okula götürüyordu.
O ise kendi yolunu kendi yürüyordu.
Ortaokul…
Lise…
Sonra üniversite hayalleri…
Çalışma isteği öylesine büyüktü ki beden dersinde erkeklerle futbol oynuyor, kaleye geçiyor, voleybol oynuyor, teneffüslerde ders çalışıyordu.
Geceleri ise belediyenin ışığında sabahlara kadar kitap okuyordu.
Başarılıydı.
Ama çocukluğunu yaşayamıyordu.
Ne sosyal hayatı vardı ne bayram eğlencesi…
Doğum günü kutlamak bile yıllarca “günah” sayılmıştı.
Arkadaşlarının doğum günlerine imreniyor ama gidemiyordu.
Okulda örnek öğrenci seçiliyor, şehir yarışmasında dereceye giriyor, denemelerde ödüller alıyor ama ailesi izin vermediği için ödülünü almaya bile gidemiyordu.
Başkaları sahneye çıkıyor, o nöbetçi öğrenci masasında oturuyordu.
Ama içinde bir hayal büyüyordu:
“Bir gün bana yasaklanan o sunumu yapacağım.”
“Bir gün şiirimle ödül alacağım.”
“Bir gün kendi ayaklarımın üzerinde duracağım.”
Hayat, o kız çocuğunun hayallerini defalarca sınadı.
BİR SINAV, BİR PUAN VE BAŞKALARININ KARARLARI
Polis okulunun sınavına girdi.
Başardı.
Fakat başörtüsü nedeniyle yaşadığı sorunlar ve dönemin şartları nedeniyle kazandığı sınavdan istediği sonucu alamadı.
Sonra üniversite…
Ziraat Fakültesi…
Notları yetiyordu.
Ama “Doğu” diye gönderilmedi.
Memurluk sınavları…
Puanlar…
Tercihler…
Kendi geleceğiyle ilgili kararlar bile çoğu zaman onun elinde değildi.
Terör olaylarının yoğun olduğu yıllardı.
Babası korkuyordu.
“Gitme.”
“Oraya gönderemem.”
Ve onun geleceği için alınan kararlar, yine onun dışında veriliyordu.
Bir insanın hayatında bazen başarısızlık yoktur.
Bazen sadece başarısına ulaşmasına izin verilmemiştir.
VE HAYATIN EN BÜYÜK SINAVI: 1 LİRA
Sonra Ankara…
Eniştesi onu üniversite okumak için Ankara'ya getirdi.
İki göz odalı ev…
Kalabalık bir aile…
Çocuklar…
Anne…
Bir odada üst üste yaşanan hayatlar…
Kızının yatağının çekmecesine serilen bir döşekte aylarca uyuyarak hem çalıştı hem okudu.
Dershane için imkân arandı.
Bir dershane, durumunu anlayıp ücretsiz eğitim vermeyi kabul etti.
Ama ulaşım gerekiyordu.
Dershane yetkilisi babasına telefon etti:
“Her gün kızınıza sadece 1 lira yol parası verirseniz, çocuklarla birlikte gelip gidebilir. Dershaneye devam eder.”
1 lira…
Bugün kulağa komik gelebilir.
Ama 1998'de o 1 lira, bir kız çocuğunun geleceğiydi.
Ve o 1 lira bulunamadı.
Bugün Kızılay'a gitmek için cebinizde 40 lira olması gerekirken, o gün 1 lira bulunamadığı için bir hayatın önüne görünmez bir duvar örüldü.
O kız çocuğu dershaneye gidemedi.
Sabahlara kadar ağladı.
“Allah'ım, okumam lazım.”
“Anneme sahip çıkmam lazım.”
“Benim okumam lazım.”
Dershaneye gidenler 85 puan aldı.
O, dershaneye gidemediği halde başkalarının ders notlarını aldı.
Sabaha kadar o notları çalıştı.
Notları tekrar yazdı.
Dershaneye gidenlere geri verdi.
Ve 75 puan aldı.
Belki o gün birileri onun 75 puanını sadece bir puan olarak gördü.
Ama o 75 puanın içinde geceler vardı.
Açlık vardı.
Uykusuzluk vardı.
Özlem vardı.
Yoksulluk vardı.
Ve en önemlisi, 1 lira vardı.
BEYAZ BEZ AYAKKABI
Bir de beyaz bez ayakkabıları vardı.
Ankara'ya okumaya gelirken…
Kar yağıyordu.
Ayaklarında beyaz bez ayakkabılar…
Karın üzerinde yürüdükçe ayakları donuyor, morarıyordu.
Çünkü futbol oynarken ayakkabısı yırtılmıştı.
Yeni ayakkabı alınamamıştı.
Eniştesi önde yürüyordu.
Belki utanıyordu.
Belki çaresizliğinden başını kaldıramıyordu.
Ertesi gün elinde bir çuval ayakkabıyla geldi.
Herkese birer çift deri ayakkabı…
Kahverengi…
Önce ona giydirdi.
O kız çocuğunun ayakları ilk kez ısındı.
Ama insanın bazı hatıraları vardır.
Bir daha hiç üşümezsiniz ama o gün donan ayaklarınızı yıllarca hatırlarsınız.
Benim için “1 lira” neyse, “beyaz bez ayakkabı” da odur.
Birini duyduğumda içim yanar.
Birini gördüğümde ayaklarım donar.
Çünkü bazı acılar bedende değil, hafızada yaşar.
BİR BABA ÖLÜRKEN…
Annesi sürekli arıyordu.
“Okumaya devam et kızım.”
“Benim gibi çaresiz kalma.”
Çünkü annesi biliyordu.
Kendi yaşadığı hayatın kızının kaderi olmasını istemiyordu.
Babası ise hastanede ölüm döşeğindeydi.
Son kez kızını görmek istiyordu.
Ama o kız çocuğu babasına götürülmedi.
Babası öldü.(Dedesi)
Ve kız evlat, babasının yüzünü son kez göremedi.
Bazı vedalar insanın elinden alınır.
Sonra o veda, ömrünün geri kalanında insanın içinde büyür.
BİR ANNE, BİR KIZ VE BİR BAŞKA HASTANE KORİDORU
Yıllar sonra aynı çaresizliği ben annem hastanede yatarken yaşadım.
Doktor bulmak için Muğla'ya gitmem gerekiyordu.
Yola çıkarken annemle konuştum.
“Anne, sen beni bekle. Doktorunu bulup geleceğim.”
Ama içimde başka bir ses vardı:
“Ya bu son görüşmemizse?”
Yarı yolda araçtan indim.
Annemle tekrar konuştum.
Çünkü insanın içindeki o korkuyu susturmak kolay değil.
Sonra Muğla'ya gittim.
İki gün…
İki gün bana iki yıl gibi geldi.
Annem yoğun bakıma alındı.
Entübe edildi.
Ben gurbetteydim.
Hastanenin kapısında bile olamamanın çaresizliği insanın yüreğini parçalıyor.
O sırada kurbanlık adak alıyordum.
“Allah'ım, annemin canını bana bağışla.”
“Yeter ki biraz daha yaşasın.”
İnsan çaresiz kaldığında bazen bütün hesaplarını Allah'la yapıyor.
Ama hayatın kendi takvimi var.
Ve bazı vedalar, ne kadar mücadele ederseniz edin, engellenemiyor.
BAZEN İNSANIN HAYATI TEK BİR CÜMLEYLE SINANIYOR
Bir gün amcası vefat etti.
Ankara'dan köye çocuklarla birlikte gitmesi gerekiyordu.
Ama otobüs parası yoktu.
Sabaha kadar ağladı.
Ve hayatının en ağır cümlelerinden birini söyledi:
“Allah'ım, bugünümde parayı bana göndermiyorsan başka bir gün olmasa da olur.”
Belki de insanın söylediği bazı sözler hayatının sınavına dönüşüyor.
O da yıllarca bu cümlenin sınavını yaşadı.
En zor zamanlarında para bulamadı.
Ama yine de rızkının peşinden koştu.
İş aradı.
Çalıştı.
Mücadele etti.
En güzel fırsatlar bazen tam önüne geldi.
Ama hayatın yükü, fırsatın kendisinden ağırdı.
HER AİLEDE BİR “FEDAKÂR” VARDIR
Her ailede bir kişi vardır.
Yükü o taşır.
Sorumluluğu o alır.
Herkesi düşünür.
Herkesin derdine yetişir.
Herkesin arkasını toplar.
Ve çoğu zaman kimse onun arkasını toplamaz.
Çünkü diğerlerinin hayatı kolaydır.
Onların koruyanı vardır.
Onların yaslanacağı bir omuz vardır.
Ama fedakâr olanın çoğu zaman yalnızca sırtı vardır.
Bir dostu vardır belki…
Ama onu gerçekten anlayan çok azdır.
Akrabaları vardır…
Ama bazen akrabalık, yükü azaltmak yerine artırır.
Sonra o insan hamala dönüşür.
Herkes yükünü onun sırtına bırakır.
Ve bir gün kendi kendine sorar:
“Benim yükümü kim taşıyacak?”
Cevap çoğu zaman acıdır:
Hiç kimse.
1 LİRA NEDEN İÇİMİ YAKIYOR?
Çünkü 1 lira benim için artık para değildir.
Bir çocuğun eğitim hakkıdır.
Bir kız çocuğunun hayalidir.
Bir annenin umududur.
Bir babanın çaresizliğidir.
Bir ailenin yoksulluğudur.
Bir toplumun kız çocuklarına bakışıdır.
Ve bazen bir insanın hayatında açılan kocaman bir yaradır.
Beyaz bez ayakkabı da yalnızca ayakkabı değildir.
O ayakkabılar, yoksulluğun ayaklarda bıraktığı izdir.
Karın üzerinde yürüyen bir kız çocuğunun hayalidir.
Okula yetişmeye çalışan bir çocuğun sessiz gözyaşıdır.
Ve bugün bir kız çocuğunun okuması gerektiğini savunurken, neden bu kadar güçlü konuştuğumu artık daha iyi anlatabiliyorum.
Çünkü ben bu mücadelenin uzaktan seyircisi olmadım.
İçinden geçtim.
KIZ ÇOCUKLARI OKUMALI
Kız çocukları okumalı.
Çünkü eğitim yalnızca bir diploma değildir.
Bazen bir annenin çaresizliğine karşı kalkandır.
Bazen bir kız kardeşin geleceğidir.
Bazen bir çocuğun hayatını değiştirecek anahtardır.
Bazen de insanın kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilmesidir.
Bir kız çocuğuna eğitim vermek, yalnızca bir bireyi yetiştirmek değildir.
Bir aileyi değiştirmektir.
Bir nesli değiştirmektir.
Bir toplumun geleceğine dokunmaktır.
VE SONUNDA…
Siz ne kadar fedakârlık ederseniz edin…
Ne kadar iyilik yaparsanız yapın…
Ne kadar mücadele ederseniz edin…
Bazen insanlar sizin yaranıza merhem olmak yerine bir avuç tuz getirip basar.
Üstelik bunu en sevdikleriniz yaparsa yara daha derin olur.
İnsan bazen ölüm acısından mı daha çok yanar, yoksa sevdiğinin ihanetinden mi?
Bunu ancak ikisini de yaşayan bilir.
Sonra sessizce ağlarsınız.
Özlersiniz.
Hasret çekersiniz.
Kendinizi sorgularsınız.
Ve bir gün aynaya bakıp kendinize şu cümleyi söylersiniz:
“Nur…
Bu hayatta sırtını sadece kendine daya.”
Çünkü bazı insanlar hayatımıza yükümüzü paylaşmak için değil, yükümüzü artırmak için gelir.
Bazıları gider ve yara bırakır.
Bazıları kalır ama yine de yalnız hissedersiniz.
Fakat bütün bunların arasında insanın öğrenmesi gereken en önemli şey şudur:
Kendine sahip çıkmak bencillik değildir.
Kendi ayaklarının üzerinde durmak, başkalarını sevmemek değildir.
Ve bazen insan, yıllarca herkese yetiştikten sonra kendi elinden tutmayı öğrenir.
Belki de o kız çocuğunun bütün hayatı boyunca aradığı şey buydu.
Bir gün kendisini kurtaracak birini değil…
Kendisini kurtarabilecek kadar güçlü olmayı.
Ve bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki;
O kız çocuğu hâlâ içimde.
Bir liranın hesabını hâlâ unutmuyor.
Beyaz bez ayakkabının soğuğunu hâlâ hissediyor.
Annesinin dedesiyle vedalaşamamasının acısını hâlâ taşıyor.
Annesinin “Oku kızım, benim gibi çaresiz kalma” sözünü hâlâ duyuyor.
Ve bütün o yılların sonunda hâlâ yürüyor.
Çünkü bazı insanlar hayatı kolay olduğu için güçlü değildir.
Hayat onları güçlü olmak zorunda bıraktığı için güçlüdür.
Nur DELİCE
Gazeteci / Yazar