dini radikalizm və ekstremizmlə mübarizə

Çocuklarımızın Sessiz Çığlığına Kim Ses Olacak?


Çocuklarımızın sessiz çığlığına ses olalım derken, aslında yalnızca kendi çocuklarımızın değil; dünyanın dört bir yanında zulüm altında büyüyen milyonlarca çocuğun feryadını da duymak zorundayız.

Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de, Arakan'da, Gazze'de ve dünyanın başka mazlum coğrafyalarında çocuklar geceleri korkuyla uyuyor. Kimi annesinin kucağında can veriyor, kimi evini, kimi okulunu, kimi de çocukluğunu kaybediyor.

Çocukların gözlerindeki korkuya, annelerinin çaresizliğine ve masum insanların akan gözyaşlarına dünya daha ne kadar sessiz kalacak?

Bir çocuğun dini, dili, milleti, mezhebi ya da doğduğu coğrafya onun yaşam hakkından daha değerli değildir. Çocuk çocuktur. Masumiyetin milliyeti, inancı ve sınırı olmaz.

Hele ki savaşların ve çatışmaların ortasında çocuklara yönelik şiddetin, cinsel istismarın, işkencenin ve öldürmenin sıradan bir haber başlığına dönüşmesi, insanlığın vicdanı açısından başlı başına bir utançtır.

Peki biz bütün bunları konuşurken yalnızca dünyanın uzak coğrafyalarındaki çocukları mı düşünmeliyiz?

Hayır.

Çünkü çocuklarımızın karşı karşıya olduğu başka bir sessiz tehlike daha var: Ailenin, ahlakın, vefanın ve rol model olma sorumluluğunun zayıflaması.

Çocuk, Söyleneni Değil; Gördüğünü Öğrenir

Yıllarca çocuklarımız için “Eğitim şart.” dedik.

Gençlerimizi eleştirdik.

“Yeni nesil bizi dinlemiyor.” dedik.

“Çocuklarımız büyüklerine saygı göstermiyor.” dedik.

Peki kendimize hiç şu soruyu sorduk mu?

Biz onlara nasıl bir örnek olduk?

Çünkü çocuk, çoğu zaman anne babasının nasihatini değil, davranışını kaydeder.

Anne baba “yalan söyleme” deyip çocuğunun yanında yalan söylüyorsa çocuk sözden değil, davranıştan öğrenir.

“Büyüğüne saygı göster.” deyip kendi anne babasına saygısızlık ediyorsa çocuk yine söyleneni değil, yaşananı örnek alır.

“Sadakat önemlidir.” deyip aynı çatı altında birbirine yabancılaşmış hayatlar sürülüyorsa çocuk, sadakatin ne olduğunu hangi davranıştan öğrenecektir?

Bugün bazı evlerde aynı sofraya oturan fakat birbirinin hayatına dokunmayan insanlar var.

Aynı evin içinde yaşayan ama farklı dünyalarda dolaşan eşler...

Çocuklar için evliliğini sürdürüyor görüntüsü veren fakat duygusal olarak çoktan ayrılmış anne babalar...

Özgürlük kavramının sorumluluktan koparıldığı, bireysellik adına aile bağlarının değersizleştirildiği bir anlayış...

Elbette herkesin özel hayatına, tercihine ve hukukuna saygı duyulmalıdır. Fakat özgürlük; sorumluluğu, sadakati, aileye karşı görevleri ve çocukların üstün yararını yok saymak anlamına gelmemelidir.

Çünkü çocuğun dünyasında anne ve baba yalnızca iki yetişkin değildir.

Onlar çocuğun ilk öğretmeni, ilk kahramanı ve ilk aynasıdır.

Sosyal Medyanın Aynasında Kaybolan Büyükler

Bir başka büyük tehlike de sosyal medyanın hayatımızın merkezine yerleşmesi.

Beğenilme arzusu, görünür olma isteği ve “fenomen olma” tutkusu bazen insanı kendi mahremiyetinden, vakarından ve aile sorumluluğundan uzaklaştırabiliyor.

Eskiden çocuklar büyüklerinin hayat tecrübelerinden öğrenirdi.

Bir dede, bir babaanne, bir anneanne; aile hafızasının taşıyıcısıydı.

Atasözleri, gelenekler, görgü kuralları, hayat tecrübeleri kuşaktan kuşağa aktarılırdı.

Bugün ise bazı büyüklerimizin bile çocuklara örnek olması gerekirken sosyal medyanın beğeni yarışına kapıldığını görüyoruz.

Burada mesele yaş değildir.

Mesele makam, yaş veya cinsiyet değil; temsil edilen değerlerdir.

Çünkü kırkını, ellisini, altmışını geçmiş olmak insanı kendiliğinden bilge yapmaz.

Bilgelik; yaşadıklarından ders çıkarmak, vakarını korumak, gençlere yol gösterebilmek ve kendinden sonraki nesle güzel bir miras bırakabilmektir.

Aileyi Korumadan Çocuğu Koruyamayız

Bugün “Aileyi koruyalım.” diye konuşuyoruz.

Haklıyız.

Ama aileyi yalnızca sloganlarla koruyamayız.

Aileyi korumak; önce aile içindeki güveni, sadakati, sevgiyi, merhameti ve sorumluluğu yeniden inşa etmekle mümkündür.

Çocuğa “telefonu bırak” demeden önce elimizden telefonu bırakabiliyor muyuz?

Çocuğa “sana değer veriyorum” demeden önce onunla gerçekten konuşuyor muyuz?

Onu eleştirmeden önce kendimize bakıyor muyuz?

Çocuğun davranışındaki her yanlışın suçunu internete, arkadaşlarına veya çağa yüklemek kolaydır.

Fakat bazen çocuğun aynasında gördüğümüz şey, bizim kendi davranışlarımızın yansımasıdır.

Çocuklarımızın bütün hatalarını elbette anne babaya yükleyemeyiz. Sosyal çevre, okul, arkadaşlar, teknoloji ve toplumsal şartlar da büyük rol oynar.

Ancak anne babanın rolünü küçümsemek de büyük bir yanılgıdır.

Çünkü çocuk önce evde öğrenir; dünya sonra öğretmeye başlar.

Mazlum Çocuklar İçin de Kendi Çocuklarımız İçin de Aynı Vicdan

Bir tarafta savaşın altında ezilen çocuklar...

Diğer tarafta refahın içinde yalnızlaşan çocuklar...

Birinin karnı aç, diğerinin ruhu.

Birinin evi bombalarla yıkılıyor, diğerinin evi ise sevgisizlikten sessizce dağılıyor.

Biri annesini kaybediyor, diğeri annesi ve babası hayatta olduğu hâlde onların arasında kendisine yer bulamıyor.

İkisi de çocuk.

İkisinin de ihtiyacı aynı:

Güven, sevgi, merhamet ve korunmak.

Bu nedenle çocuklarımızın sessiz çığlığına yalnızca savaş görüntülerinde değil, kendi evlerimizin içinde de kulak vermeliyiz.

Bir çocuğun gözlerindeki korkuyu fark etmek için dünyanın öbür ucuna gitmeye gerek yok.

Bazen aynı evde, aynı sofrada, hemen yanı başımızdadır.

Türkiye'nin Omuzlarındaki Sorumluluk

Ülkemizin çevresinde yaşanan savaşlar, krizler ve insani dramlar bize yalnızca dışarıdaki gelişmeleri takip etme sorumluluğu yüklemiyor.

Aynı zamanda kendi toplumsal yapımızı daha güçlü tutma mecburiyeti de getiriyor.

Aile zayıflarsa toplum zayıflar.

Toplum zayıflarsa geleceğe güven azalır.

Geleceğe güven azaldığında ise en büyük bedeli çocuklar öder.

Bu yüzden bugün yeniden sormalıyız:

Biz çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakıyoruz?

Şiddetin normalleştiği bir dünya mı?

Aldatmanın “özgürlük”, sorumsuzluğun “modernlik”, saygısızlığın “özgüven” diye sunulduğu bir dünya mı?

Yoksa sevginin, sadakatin, merhametin, çalışmanın, ahlakın ve insan onurunun yeniden kıymet gördüğü bir dünya mı?

Cevabı yalnızca devletlerden, siyasetçilerden, öğretmenlerden veya toplumdan bekleyemeyiz.

Bu sorunun cevabı önce aynada başlıyor.

Çünkü çocuklarımızı değiştirmeden önce kendimizi değiştirmemiz gerekiyor.

Dünyanın mazlum çocukları için sesimizi yükseltirken kendi çocuklarımızın ruhundaki sessiz yaraları da görmeliyiz.

Bir çocuğun gözyaşı nerede akarsa aksın insanlığın ortak vicdanına düşer.

Ve bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey şudur:

Çocuklarımızı yalnızca büyütmek değil, onlara güzel bir insanlık mirası bırakmak.

Çünkü savaşlar bir gün bitebilir.

Bombalar susabilir.

Şehirler yeniden kurulabilir.

Fakat bir çocuğun çocukluğundan çalınan yıllar geri getirilemez.

Öyleyse artık hep birlikte sormalıyız:

Çocuklarımızın sessiz çığlığına kim ses olacak?

Belki de beklediğimiz cevap biziz.

Bugün. Şimdi. Hep birlikte.

Yazar & Gazeteci Nur Delice

Oxunub: 0
Oxşar xəbərlər
SON XƏBƏRLƏR