Toplumlar, en çok kadınlarına gösterdikleri değer kadar güçlüdür. Bir kadının toplum içindeki yeri, sadece onun hayatını değil; aileyi, nesilleri ve bir milletin geleceğini belirler. Bu nedenle kadın meselesi yalnızca kadınların değil, vicdan sahibi herkesin meselesidir.
Yıllardır "kadını korumak" söylemini çok duyduk. Fakat artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Gerçekten kadını mı koruyoruz, yoksa onu güçsüz kabul ederek hayatını başkalarının insafına mı bırakıyoruz?
Bir kadını sürekli korunmaya muhtaç göstermek, onu yüceltmek değildir. Asıl değer; kadının eğitimli, bilinçli, üretken, kendi kararlarını verebilen ve gerektiğinde kendini savunabilecek bir birey olarak yetişmesini sağlamaktır.
Güçlü kadın; başkasının gölgesinde yaşayan değil, kendi duruşuyla hayata yön verebilen kadındır.
Albert Camus'nün yıllar önce söylediği o çarpıcı söz hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor.
"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede kadınların nasıl öldüğüne bakın."
Bu söz yalnızca cinayet istatistiklerine işaret etmez. Aynı zamanda bir toplumun vicdanını, hukukunu, eğitimini ve aile yapısını sorgular.
Ne yazık ki aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara, bizi gururlandırmıyor.
Bir yanda çocuk yaşta evliliklerin yasak olduğu söylenirken, diğer yanda fiilen yaşanan ihmaller ve denetimsizlikler devam ediyor. Henüz çocuk yaşta omuzlarına yetişkin sorumlulukları yüklenen kızlarımız; gelenek baskısı, ekonomik yoksunluk ve hukuki boşlukların arasında sessizce kayboluyor.
Daha düşündürücü olan ise bütün bunların zaman zaman "özgürlük" kavramı üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.
Elbette herkes kendi bedeni üzerinde söz sahibidir. Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır.
Bir çocuk, henüz sağlıklı karar verebilecek olgunluğa erişmemiştir. Bu nedenle mesele bireysel özgürlük değil, çocuğun üstün yararıdır. Çocukların korunması, onların haklarını elinden almak değil; geleceklerini güvence altına almaktır.
Özgürlük ile sahipsiz bırakılmayı birbirine karıştırdığımız gün, çocuklarımızı yalnızlaştırmış oluruz.
İşte tam bu noktada en büyük sorumluluk aileye, özellikle de annelere düşmektedir.
Çünkü çocuk ilk terbiyesini okuldan değil, evinden alır. İlk öğretmeni annesidir. İlk vicdanı annesinin davranışlarında şekillenir.
Bir anne yalnızca evladını büyüten kişi değildir; karakter inşa eden ilk mimardır.
Kız çocuklarına sadece "sakın" demek yetmez.
Onlara "neden" sorusunun cevabını verebilmeliyiz.
Haklarını öğretmeliyiz.
Sınır koymayı öğretmeliyiz.
Hayır diyebilmeyi öğretmeliyiz.
Eğitimin, üretmenin ve ekonomik bağımsızlığın önemini anlatmalıyız.
Çünkü güçlü kadınlar tesadüfen yetişmez; bilinçli ailelerin ve doğru rehberliğin eseridir.
Kadına yönelik şiddeti yalnızca cezalarla bitiremeyiz.
Kadın cinayetlerini yalnızca manşetlere taşıyarak da önleyemeyiz.
Asıl mücadele; evlerde, okullarda, mahallelerde ve vicdanlarda başlamalıdır.
Kız çocuklarını korkutarak değil, bilinçlendirerek büyütmeliyiz.
Erkek çocuklarına ise gücün şiddet olmadığını; merhametin, saygının ve sorumluluğun gerçek erkeklikten öte adamlık olduğunu öğretmeliyiz.
Bugün ihtiyacımız olan şey; kadını cam fanusa koymak değil, önündeki engelleri kaldırmaktır.
Kadını susturmak değil, sesini güçlendirmektir.
Onu aciz göstermek değil, potansiyeline güvenmektir.
Çünkü güçlü aile, güçlü kadınla kurulur.
Güçlü toplum ise kadın ve erkeğin birbirini rakip değil, birbirini tamamlayan iki değer olarak gördüğü yerde yükselir.
Artık aynaya cesaretle bakmalıyız.
O aynada yalnızca kadınların yaşadığı acıları değil, toplum olarak kendi eksikliklerimizi de görebilmeliyiz.
Gerçek değişim yasalarda değil, zihniyetlerde başlar.
Ve inanıyorum ki bir millet, kadınını gerçekten güçlendirdiği gün; yalnızca kadınlarını değil, geleceğini de korumuş olacaktır.
Nur Delice
Oxunub: 0