dini radikalizm və ekstremizmlə mübarizə

İNSANIN İNSANA ETTİĞİNİ ZAMAN BİLE UNUTTURAMIYOR!


Bir ömür, birkaç kırgınlık ve ilahi adalete bırakılan hesaplar…

Hatasını kabul etmek, özür dilemek ve insanın kendi yanlışını görebilmesi de yürek ister. Çünkü insanın en zor yüzleşmesi, aynadaki görüntüsüyle değil, kendi vicdanıyla yaptığı yüzleşmedir.

Merhametten söz ediyoruz. İyilikten, sevgiden, saygıdan, dostluktan bahsediyoruz. Peki, bütün bu güzel kavramları dilimizden düşürmezken neden birbirimizin yüreğinde onarılması güç yaralar açıyoruz? Neden insanları kazanmak yerine kaybetmeyi, gönüller yapmak yerine gönül yıkmayı tercih ediyoruz?

Üstelik bütün bunları, uğruna kırdığımız insanların da bizim gibi bu dünyadan göçüp gideceğini bile bile yapıyoruz.

Bir ömür boyunca emek vererek kurduğumuz dostlukları, biriktirdiğimiz güzel anıları, kazanmak için çaba harcadığımız sevgiyi ve güveni bazen tek bir sözle, bir öfke anıyla, bir kibir gösterisiyle harcayıp atıyoruz. Sanki güven bozuk para, saygı harcanacak bir sermaye, vefa da zamanı gelince bir kenara bırakılabilecek gereksiz bir ayrıntıymış gibi…

Oysa dostluk kolay kazanılmıyor. Bir insanın güvenini kazanmak, yüreğinde yer edinmek, iyi gününde olduğu kadar kötü gününde de yanında durmak öyle birkaç güzel sözle gerçekleşmiyor.

Bir insanın hayatına girmek zaman, yüreğine dokunmak emek, hayatında kalabilmek ise vefa istiyor.

Ne acıdır ki dün gözlerinin içine bakarak, "İyi ki seni tanımışım." dediğimiz insanlar, gün geliyor yüzüne bakmak istemediğimiz yabancılara dönüşüyor.

İşte o zaman insanın zihninde sorular başlıyor:

Ben nerede yanlış yaptım? Kimi yanlış tanıdım? Hangi davranışı görmezden geldim? Hangi sözün ardındaki gerçeği fark edemedim? Bunca emek verdiğim, başımın üzerinde taşıdığım, yüreğimin en güzel yerine koyduğum insan, nasıl oldu da bana bu kadar uzaklaştı?

Hani hepimizin bildiği o söz vardır:

"Ben seni böyle bilmezdim!"

Belki de insanın kalbini en çok acıtan cümlelerden biridir bu. Çünkü o sözün içinde yalnızca hayal kırıklığı yoktur; geçmişe duyulan özlem, boşa çıktığı düşünülen emek ve insanın kendi yanılgısıyla yüzleşmesi de vardır.

Ne var ki insanın gerçek karakteri, her şey yolundayken değil, çıkarlarıyla vicdanı karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkar. Maskeler düştüğünde, menfaatler sona erdiğinde ve alkışlar kesildiğinde herkes kendi hakikatiyle baş başa kalır.

İnsan bazen başının üzerinde taşıdığı kişinin, aslında yüreğinde taşıdığı değeri hak etmediğini çok geç anlar.

BİR LOKMA EKMEĞİN BİLE VEFASINI UNUTTUK!

Düşünün…

Bir insanı kırmak için bazen bir saniye yeter. Fakat o kırgınlığı onarmak yıllar alabilir. Bir güveni yıkmak kolaydır ama yeniden inşa etmek, kimi zaman bir ömre sığmaz.

Bir lokma ekmeği paylaşırken gösterdiğimiz samimiyeti, yıllar boyunca yanımızda duran insanlara göstermekte neden bu kadar zorlanıyoruz?

Bizi düştüğümüz yerden kaldıranları, elimizden tutanları, en çaresiz zamanlarımızda yanımızda duranları ne çabuk unutuyoruz!

Bir zamanlar duasını aldığımız, derdini dinlediğimiz, sevincine ortak olduğumuz insanlarla aramıza nasıl oluyor da bir kibir duvarı örüyoruz?

Kimi zaman egomuz, kimi zaman nefsimiz, kimi zaman da başkalarının taşıdığı sözler bizi kendi gerçeğimizden uzaklaştırıyor. Bir bakıyoruz ki dün kardeşim dediğimiz insanla aramız açılmış. Bir bakıyoruz ki yılların emeği, birkaç dakikalık öfkeye kurban edilmiş.

Sonra da merhametten söz ediyoruz.

Oysa merhamet yalnızca güçsüze acımak değildir. Merhamet, elindeki gücü karşındakini ezmek için kullanmamaktır. Yanlış yaptığında özür dileyebilmek, haklı olduğunda bile incitmemeye gayret etmek, bir insanın kalbini kırdığında bunun sorumluluğunu taşıyabilmektir.

İnsanı insan yapan, hiç hata yapmaması değil; hatasını fark ettiğinde vicdanıyla yüzleşebilmesidir.

ÖLÜMÜ GÖRÜYORUZ AMA HAYATIN DERSİNİ NEDEN ALAMIYORUZ?

Şu yalan dünyada bir yıl da yaşasak, bir asır da yaşasak, sonunda hepimizin varacağı yer aynı: Toprak.

Arkamızdan hangi makamı götüreceğiz? Hangi unvanı, hangi serveti, hangi alkışı yanımızda taşıyacağız?

Hiçbirini…

Bir gün bedenimiz toprağa emanet edilecek. Ardımızdan sevenlerimiz ağlayacak, dualar edilecek, gözyaşları dökülecek. Sonra hayat, geride kalanlar için devam edecek.

En sevdiğimizi toprağa emanet ettikten sonra eve dönüp bir lokma yiyecek, bir bardak çay içecek, ertesi gün hayatın sorumluluklarını yerine getirmek için yeniden ayağa kalkacağız. Çünkü hayat, acımızı dindirmese de akmaya devam edecek.

Kimi cenazeden çıkıp başka bir programa yetişecek, kimi eğlenceden ayrılıp bir taziyeye katılacak. Tebrikler taziyelere, sevinçler hüzünlere karışacak.

Bir gün önce kahkahalarla gülen insanın ertesi gün gözyaşlarına boğulabileceğini hepimiz biliyoruz. Bir zamanlar yanı başımızda olan insanların bugün yalnızca bir fotoğrafta, bir hatırada kaldığını da…

Peki, bu kadar ibretlik manzaraya şahit olduğumuz hâlde neden hâlâ birbirimizi kırmak için bu kadar çok sebep üretiyoruz?

Neden makam için, mevki için, alkış için, birkaç günlük dünya menfaati için kalplerimizi karartıyoruz?

Neden bir gün bizim de bu dünyadan ayrılacağımızı bildiğimiz hâlde hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz?

Belki de en büyük yanılgımız, hayatın bize sonsuz bir zaman sunduğunu zannetmemizdir.

Oysa zaman, insanın sahip olduğu en kıymetli emanettir. Ve ne yazık ki harcadığımız hiçbir anı geri satın alamayız.

YARIM ASIRLIK ÖMRÜN HESABI

İnsan gençken her şey için vakti olduğunu düşünür.

Bir gün dinlenirim, bir gün kendime zaman ayırırım, bir gün hayallerimi gerçekleştiririm, bir gün beni üzen insanlarla arama mesafe koyarım, bir gün de kendi mutluluğumu düşünürüm…

Derken yıllar geçer.

Aile deriz, dostluk deriz, görev deriz, sorumluluk deriz, fedakârlık deriz. Herkesin yardımına koşar, herkesin derdini dinler, herkesin yükünü omuzlamaya çalışırız.

Fakat bir gün dönüp kendimize baktığımızda, herkese yetişmeye çalışırken kendimize ne kadar geç kaldığımızı fark ederiz.

İşte asıl acı olan budur.

Yarım asırlık ömrünüzün muhasebesini yaptığınızı düşünün. Çocukluğunuzdan bugüne kadar yaşadıklarınız bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor.

Kime inandınız? Kime güvendiniz? Kimin için hayallerinizden vazgeçtiniz? Kimin derdini kendi derdiniz bildiniz? Kimlerin mutluluğu için kendi mutluluğunuzu ertelediniz?

Ve sonunda şu soruyla baş başa kalıyorsunuz:

Bunca fedakârlığa değdi mi?

Döktüğünüz gözyaşlarına değdi mi? Uykusuz gecelerinize, içinize attığınız kırgınlıklara, defalarca yutkunduğunuz sözlere değdi mi?

Sizi anlamak için çaba göstermeyen, hatasını kabul etmek yerine sizi suçlayan, bir özrü bile çok gören insanlar uğruna ömrünüzü tüketmeye değdi mi?

Bazen insanı en çok, verdiği emeklerin karşılığını alamamak değil, o emeği kimin için verdiğini geç fark etmek yaralar.

Yalnızlık da işte o zaman kendini hissettirir. İnsan kalabalıkların ortasında bile yapayalnız kalabilir. Çünkü yalnızlık, etrafınızda kimsenin bulunmaması değil; yüreğinizi anlayacak, derdinizi hissedecek, varlığınıza kıymet verecek birinin eksikliğidir.

Fakat burada bir gerçeği de unutmamak gerekir: Geçmişte yaptığımız fedakârlıklar bizi değersiz kılmaz. Yanlış insanlara güvenmiş olmak, bizim iyi niyetimizin suçlu olduğu anlamına gelmez.

Asıl mesele, yaşadıklarımızdan ders çıkarıp aynı acıların içinde kendimizi tekrar tekrar tüketmemektir.

Çünkü kendimize ayırmadığımız zaman da bizim ömrümüzden eksilmektedir.

İNSANLARI TANIDIKÇA HAYVANLARA ÖZENDİĞİMİZ BİR DÜNYA!

Allah insanı akılla, vicdanla ve merhametle yaratmıştır. İnsana düşünme, anlama, seçme ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenme kabiliyeti vermiştir.

Ne var ki insan, bazen kendi elleriyle sahip olduğu bu değerleri hiçe sayabiliyor.

Bir hayvanın karşılıksız sevgisini gördüğümüzde, sadakatine şahit olduğumuzda, insandan beklediğimiz vefayı onda bulduğumuzda derin bir düşünceye dalıyoruz.

Çünkü bazı hayvanlar, kendilerine gösterilen sevgiyi ve ilgiyi sessizce karşılıyor; insanların ise bazen bir ömür boyunca öğrenemediği sadakati davranışlarıyla ortaya koyuyor.

İnsanları tanıdıkça hayvanların vefasına imrenmek, aslında insanın insandan beklentilerinin ne kadar yaralandığını gösteriyor.

Ancak burada unutmamamız gereken bir şey var: Birkaç insanın yanlışından dolayı insanlığa olan inancımızı bütünüyle kaybetmemeliyiz.

Kötülük yapanlar olduğu gibi iyilik için ömrünü adayanlar da var. Menfaati için dostluk kuranlar olduğu gibi hiçbir karşılık beklemeden bir başkasının yarasına merhem olanlar da var.

Önemli olan, kötülüğün bizi de kötüleştirmesine izin vermemek.

Çünkü başkasının merhametsizliği, bizim merhametimizi kaybetmemiz için bir gerekçe olmamalıdır.

ÖZÜR DİLEMEK KÜÇÜLMEK DEĞİL, BÜYÜKLÜKTÜR

Bir insanın yanlışını kabul etmesi neden bu kadar zor?

Neden özür dilemek, bazı insanlar tarafından bir yenilgi gibi görülüyor?

Oysa samimi bir özür insanı küçültmez; aksine karakterini büyütür. Yanlışını kabul etmek, insanın kendi kusurunu görebilecek kadar olgunlaştığını gösterir.

Herkes hata yapabilir. Hepimiz zaman zaman yanlış konuşabilir, düşünmeden davranabilir, karşımızdaki insanı istemeden incitebiliriz.

Fakat burada önemli olan, hatadan sonra ne yaptığımızdır.

Kırdığımız insanın acısını anlamaya çalışıyor muyuz? Onun gözyaşını önemseyebiliyor muyuz? Kendi haklılığımızı ispatlamaya çalışmak yerine, yaptığımız yanlışın sorumluluğunu üstlenebiliyor muyuz?

Yoksa bütün suçu karşı tarafa yükleyerek vicdanımızı rahatlatmanın kolaylığına mı sığınıyoruz?

İnsan bazen bir özürle onarabileceği bir gönlü, gururuna yenik düşerek kaybeder.

Sonra da yıllarca o insanın neden uzaklaştığını anlamaya çalışır.

Oysa bazı kapılar, insanın kendisini haklı çıkarmak için harcadığı zaman içinde kapanır.

Tekrar hatırlayalım Herkesin hatası olabilir ama her hatanın arkasına sığınmak, aynı yanlışı tekrar tekrar yapmak ve özür dilemeyi kendine yedirememek bir karakter meselesidir.

HAKKINI HELAL ETMEMEK Mİ, HESABI ALLAH'A BIRAKMAK MI?

Hayatım boyunca yaşadıklarım ve şahit olduklarım bana bir gerçeği öğretti: İnsan, kendisine yapılan haksızlıkla mücadele ederken bazen farkında olmadan o haksızlığın esiri hâline gelebiliyor.

"Hakkımı helal etmiyorum!" dediğimiz her insanla aramızda görünmez bir bağ oluşabiliyor. Kırgınlığımızı içimizde büyüttükçe o insanı zihnimizde yaşatmaya, yaptıklarını tekrar tekrar hatırlamaya ve kendi huzurumuzdan eksiltmeye devam ediyoruz.

Uzaklaşmak istiyoruz ama aklımızdan çıkaramıyoruz. Hayatımıza devam etmek istiyoruz ama geçmişin hesabını içimizde taşımayı sürdürüyoruz.

Böylece bize haksızlık yapan insan, hayatımızda olmasa bile zihnimizde yer işgal etmeye devam ediyor.

Peki, buna gerçekten değer mi?

Burada çok önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor.

Hakkını helal etmek, yapılan yanlışı doğru kabul etmek değildir. Affetmek, her şeyi unutmak ya da aynı insanı yeniden hayatınıza almak zorunda olduğunuz anlamına da gelmez.

İnsanın kendisini koruması, sınırlarını belirlemesi ve kendisine zarar veren kişilerden uzaklaşması en doğal hakkıdır.

Ancak hakkımızı aramakla kinimizi büyütmek, adalet istemekle ömrümüzü intikam duygusuna teslim etmek aynı şey değildir.

Bazen yapılabilecek en doğru şey, yaşadığımız haksızlığı Allah'a havale etmek, kendimizi o bitmeyen iç hesaplaşmadan kurtarmak ve yolumuza devam etmektir.

Bu, haksızlığı görmezden gelmek değildir. Bu, adalet arayışından vazgeçmek de değildir.

Bu, insanın kendi huzurunu başkasının davranışlarına rehin bırakmamayı öğrenmesidir.

Hakkımızı hukuki yollarla arayabilir, uğradığımız haksızlığın hesabını sorabilir, gerektiğinde mesafemizi koruyabiliriz. Fakat bunları yaparken kalbimizi nefretin esiri hâline getirmek zorunda değiliz.

Çünkü bazen en büyük özgürlük, karşımızdakinin yaptıklarını unutmak değil, o yaptıklarının hayatımızı yönetmesine son vermektir.

Ben de yaşadıklarımdan, gördüklerimden ve içimde taşıdığım kırgınlıklardan öğrendim ki insanın omuzlarındaki en ağır yüklerden biri, her hesabı kendi elleriyle sonuçlandırmak istemesidir.

Artık bazı şeyleri Rabbime teslim etmeyi öğreniyorum.

"Allah'ım, Sen biliyorsun. Benim göremediğimi Sen görüyorsun. Benim bilemediğimi Sen biliyorsun. Yaşadıklarımı, yaşatılanları, kırılan gönlümü ve hakkımı Sana emanet ediyorum." diyebilmenin huzurunu arıyorum.

Çünkü ilahi adalete inanmak, her şeyin bizim istediğimiz anda ve bizim istediğimiz şekilde gerçekleşmesini beklemek değildir. Allah'ın adaletine güvenerek kendi sorumluluğumuzu yerine getirmek ve gerisini O'na bırakabilmektir.

Teslimiyet, yenilgi değildir. Bazen insanın kendisini yeniden bulabilmesinin en güçlü yoludur.

GÜÇLÜ OLDUĞUNU ZANNETMEKLE GÜÇLÜ OLMAK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

"Ben güçlü bir kadınım."
"Ben güçlü bir erkeğim."
"Ben kimseye boyun eğmem."
"Ben her şeyin üstesinden gelirim."

İnsan bu cümleleri kurarken kendisini dünyanın en güçlü varlığı sanabilir. Fakat hayatın öyle sınavları vardır ki insanın gücünü, sabrını, inancını ve kendisi hakkındaki düşüncelerini yeniden sorgulamasına neden olur.

Bazen bir hastalık, bazen bir kayıp, bazen bir ayrılık, bazen de hiç beklemediğimiz bir insanın bize yaşattığı hayal kırıklığı bütün hesaplarımızı değiştirir.

İşte o zaman anlarız ki insanın gücü sınırlıdır.

Biz plan yaparız, Allah'ın takdiriyle karşılaşırız. Biz geleceği hesapladığımızı düşünürüz, hayat önümüze hiç beklemediğimiz yollar çıkarır.

Mesele, hiç sarsılmamak değildir. Sarsıldığımızda yeniden ayağa kalkabilmek, çaresiz kaldığımızda Rabbimize sığınabilmek ve gücümüzün yetmediği yerde O'na güvenebilmektir.

İnsan, Allah'ın karşısında bir kul olduğunu unutmamalıdır. Makamı, serveti, şöhreti, bilgisi ve çevresi ne kadar geniş olursa olsun hiç kimse hayatın bütün sonuçlarına hükmedemez.

Gerçek güç, herkese hükmetmek değil, kendi nefsini terbiye edebilmektir. Gerçek büyüklük, insanları ezmek değil, gücü yettiğinde bile adaletten ayrılmamaktır.

İnsanın kendisini güçlü hissetmesi güzeldir. Fakat bu güç duygusu kibirle birleştiğinde hayat, ona kendi sınırlarını hatırlatacak sınavlar çıkarabilir.

Ben bunu yaşadıklarımdan öğrendim.

İnsan bazen kendi ağzından çıkan sözlerle, kendi davranışlarıyla ve kendi tercihleriyle gerçek karakterini ortaya koyar. Hiç kimsenin sürekli bir başkasını suçlamasına gerek kalmaz; zaman, davranışların sonuçlarını gösterir.

Bize düşen, başkalarının nasıl bir sınavdan geçeceğini beklemek değil, kendi sınavımızı hakkıyla vermeye çalışmaktır.

ZAMAN GEÇİYOR, ÖMÜR TÜKENİYOR!

Hayat kısa dostlar…

Ne her sözü zihninizde tekrar tekrar yaşatacak kadar uzun bir ömrünüz var ne de herkese kendinizi anlatmaya çalışarak tüketecek kadar çok zamanınız.

Herkes sizi anlamayacak. Herkes sizin niyetinizi doğru okumayacak. Herkes yaptığınız iyiliğin kıymetini bilmeyecek.

Siz bazen kalbinizden geçenleri anlatacaksınız, karşınızdaki yalnızca işine gelen kısmı duyacak. Siz bir insanı kazanmak için çabalayacaksınız, o sizi kaybetmeyi göze alacak.

İşte hayatın gerçeği budur.

İnsanlar çoğu zaman görmek istediklerini görür, duymak istediklerini duyar ve anlamak istedikleri kadarını anlar.

Bu nedenle herkese kendinizi ispatlamak zorunda değilsiniz. Herkesin hakkınızda ne düşündüğünü kontrol edemezsiniz. Herkesin sizi sevmesini, anlamasını veya takdir etmesini sağlayamazsınız.

Fakat kendi davranışlarınızı seçebilirsiniz.

Doğru olabilirsiniz. Merhametli olabilirsiniz. Haksızlığa karşı durabilir, iyiliğin yanında yer alabilir ve vicdanınızı temiz tutmak için gayret gösterebilirsiniz.

En önemlisi de hayatın size emanet ettiği zamanı daha bilinçli kullanabilirsiniz.

Kendinize sorun:

Bugün kaç kişiyi mutlu etmek için çabaladım? Kaç kez kendimi unuttum? Hangi hayalimi erteledim? Hangi kırgınlığı gereğinden fazla büyüttüm? Hangi güzel anı, geçmişin hesabını düşünürken kaçırdım?

Ve belki de en önemlisi:

Bugün Allah'ın bana emanet ettiği ömrün hakkını verebildim mi?

Kimimiz makam peşinde koşuyor, kimimiz alkışlanmak istiyor, kimimiz başkalarının gözünde büyük görünmeye çalışıyor. Kimimiz de başkalarının hayatını düzeltmeye uğraşırken kendi hayatını ihmal ediyor.

Oysa bir gün bütün bu telaşlar sona erecek.

Geriye ne kadar kazandığımızdan çok, nasıl yaşadığımız; kaç kişiye hükmettiğimizden çok, kaç gönüle dokunduğumuz; ne kadar konuştuğumuzdan çok, hangi sözlerimizle iyilik yaptığımız kalacak.

SON SÖZ: HESABI ALLAH'A BIRAK, YOLUNA DEVAM ET!

Bugün kendime de bütün insanlara da şunu söylemek istiyorum:

Hata yaptığınızda özür dilemekten korkmayın. Bir gönlü kırdıysanız onarmak için geç kalmayın. Bir insanın emeğini, sevgisini, saygısını ve güvenini değersiz görmeyin.

Çünkü kaybedilen para yeniden kazanılabilir. Kaybedilen makamın yerine yenisi gelebilir. Fakat bazı insanların hayatımızdan götürdüğü zaman, bazı kırgınlıkların bizden çaldığı yıllar ve bazı vedaların geride bıraktığı boşluk bir daha geri gelmez.

İnsanları kazanmak için gösterdiğiniz çabayı, kendinizi kaybetmemek için de gösterin.

İyilik yapın ama kendinizi tüketmeyin. Sevin ama kendi değerinizi unutmayın. Affetmeyi öğrenin ama aynı yarayı tekrar tekrar açan kapılarda beklemeyin.

Hakkınızı arayın ama ömrünüzü intikam duygusuna teslim etmeyin. Yanlışları görün ama kötülüğün sizi de değiştirmesine izin vermeyin.

Ve en önemlisi, hayatınıza yön verirken dünyaya geliş sebebinizi unutmayın.

İyi bir kul olmak, iyiliğin peşinden gitmek, kimsenin hakkına girmemek, bir gönül yapmak ve kötülüğe rağmen merhameti korumak…

Belki de bütün mesele budur.

Ben artık yaşadıklarımı, bana yaşatılanları ve içimde kalan bütün kırgınlıkları Rabbime teslim etmeyi öğreniyorum.

Allah'ım, Sen biliyorsun. Sen görüyorsun. Sen en doğrusunu bilensin.

Bana düşen, doğru olmaya gayret etmek, kulluk sorumluluğumu yerine getirmek, yanlış karşısında eğilmemek ve kimseye kötülük ederek kendi kalbimi kirletmemektir.

Çünkü insanın huzuru, herkesin yaptığının karşılığını kendi gözleriyle görmesinde değil; kendi vicdanıyla barışabilmesinde, Rabbine güvenebilmesinde ve geçmişin yükünü taşıyarak geleceğini tüketmemesinde saklıdır.

İlahi adalete inanıyorum. Ancak artık hayatımı, başkalarının ne zaman hesap vereceğini bekleyerek değil, kendi ömrümü nasıl daha anlamlı yaşayabileceğime odaklanarak sürdürmek istiyorum.

Kim ne yaptıysa, neyi ihmal ettiyse, kimin hakkına girdiyse, hangi gönlü kırdıysa bunun hesabını Allah'a bırakıyorum.

Ben kendi yoluma bakıyorum.

Çünkü biliyorum ki insanın bu dünyadaki en büyük sorumluluğu, başkalarının yanlışlarını saymak değil, kendi ömrünü doğru yaşamaya gayret etmektir.

Siz de kendinizden emin olun, iyilikten vazgeçmeyin, ibadetlerinize ve vicdanınıza sahip çıkın. Haksızlık karşısında hakkınızı arayın ama kalbinizi kinle esir almayın.

Zira eğriyle doğru, er ya da geç kendi hakikatiyle yüzleşir. Her şeyin zamanını ve hükmünü ise en iyi Allah bilir.

Ve unutmayın…

Ömür, başkalarının hatalarının hesabını tutmak için fazla kısa; iyilik yapmak, sevdiklerimize kıymet vermek ve Allah'a layık bir kul olmaya çalışmak için ise çok kıymetlidir.

Gazeteci-Yazar Nur Delice

Oxunub: 0
Oxşar xəbərlər
SON XƏBƏRLƏR