Geçenlerde gözüme bir paylaşım takıldı; ilişki kurmakla o ilişkiyi sürdürebilmek arasındaki farktan bahsediyordu. Okurken aslında bu durumun hayatımızın tam merkezinde durduğunu fark ettim. Günümüz dünyasında sürekli yeni insanlarla tanışmanın, çevre yapmanın ve rehbere yeni isimler eklemenin bir güç ve başarı göstergesi olduğuna inandırıldık. Sosyal kalabalıkların ortasında derin bir yalnızlık hissetmemizin asıl sebebi de tam olarak bu yanılgıdan kaynaklanıyor. Hayatımızda kalıcı, köklü ve güvenli bağlar inşa etmek yerine, farkında olmadan sadece devasa ve yorucu bir insan trafiği oluşturuyoruz. Birini hayatımıza dahil etmek, bir çay-kahve bahanesiyle sohbeti başlatmak ya da bir şekilde ortak bir noktada buluşmak işin en kolay kısmıdır. Asıl mesele, içeri aldığımız insanların neden bir süre sonra sessizce hayatımızdan çekildiğini, neden gitmeyi seçtiğini veya aradaki mesafenin niçin giderek açıldığını anlamakta yatıyor.
Kimse bir başkasının hayatında ilk günün hevesi ve enerjisiyle sonsuza kadar kalamaz. Zira ilk günkü heyecan, zamanın yıpratıcı etkisine yenik düşmeye mahkûmdur; geriye ise o heyecanın altında ne kadar sağlam bir yapı kurduğunuz kalır. İnsanlar birinin hayatında ancak kendilerine ait, maskesiz durabilecekleri gerçek bir yer bulabildiklerinde kalırlar. Aradaki iletişimin nereye gittiğini bildiklerinde, o bağın içinde karşılıklı olarak geliştiklerini ve ruhen beslendiklerini gördüklerinde kalırlar. Hepsinden önemlisi, karşılarındaki kişi için sadece bir "sayı", sosyal medyada bir "fotoğraf karesi", yalnızlığı giderecek geçici bir "seçenek" ya da bir "süs" olmadıklarını hissettiklerinde orada kök salarlar. Sürekli çevresini genişletmeye odaklanıp günün sonunda hep aynı boşluk hissiyle baş başa kalanların gözden kaçırdığı temel hakikat tam olarak burasıdır. Gerçek anlamda bağ kurmak, hayatımıza durmadan yeni yüzler eklemek değildir; gelen insanın güvenle kalabileceği, kendini ait ve değerli hissedeceği bir samimiyet zemini yaratmaktır.
Peki, bu zemini kurmaya çalışırken yürüdüğümüz yollar ve karşımıza çıkan yanlış insanlar ne olacak? Çoğumuz "doğru insan"ın gökten düşer gibi en doğru zamanda hayatımıza girmesini bekleriz. Oysa doğru insanlar öylesine, tesadüfen ve öngörülemeyen anlarda gelmez. Sen kendi yolunda, kendi hakikatinle istikrarlı bir şekilde yürüdüğünde hayatına dahil olurlar. Kısa vadeli heyecanlara veya anlık sonuçlara değil, kendi değerlerine ve doğru alışkanlıklarına odaklandığında çevrendeki iklim de değişmeye başlar.
Şüphesiz ki bu süreçte yorulacak, yanlış yollara sapacak ve yanlış insanlara kapı açacağız. Ama unutmamak gerekir ki bazı yollar bize varacağımız yeri değil, bir daha asla nereye gitmememiz gerektiğini öğretir. Yanlış yollarda ya da yanlış insanlarla geçirdiğimiz zaman geri gelmez, evet; fakat oradan aldığımız dersi yanımıza koyabildiysek o zamanın hiçbir anı kaybolmuş sayılmaz. Çünkü bazen doğru yolu ve doğru insanı bulmanın bedeli, yanlış yollarda harcanan yıllardır. Kaybettiğimiz yıllar ve kırılan umutlarımız bize bir şey öğrettiyse, bunun adı boşa geçmiş zaman değil; hayatın ta kendisi olan tecrübedir.
Eğer yıllardır hayatımızdan geçip giden onca insanın ardından her defasında en başa dönüyor gibi hissediyorsak, durup hem ev sahipliğimizi hem de yürüdüğümüz yolu sorgulamak gerekir. Kalıcı dostluklar ve sarsılmaz bağlar, tesadüfen karşılaştığımız insanlarla değil; doğru yolda yürürken o insanların kalabileceği derinliği, güveni ve tecrübeyle olgunlaşmış özeni sunabildiğimiz alanlarda filizlenir. Hayatımıza giren her ruh bir misafir gibi gelir; ama onların kalıcı birer dost mu yoksa sadece öğretip geçen birer yolcu mu olacağını, onlara açtığımız kalbin ne kadar geniş ve sağlam olduğu belirler.
SABİHA KARAOSMAN
Oxunub: 0