dini radikalizm və ekstremizmlə mübarizə

BİR ÇOCUĞUN UMUDUNA DOKUNMAK: EĞİTİMİN GÖRÜNMEYEN KAHRAMANLARI


Bazı değerler vardır; buzdağının görünmeyen kısmı gibidir. Görünmezler ama bir yapının bütün ağırlığını taşırlar. Eğitimin görünmeyen kahramanları da işte böyledir.

Yeni bir eğitim-öğretim yılı daha başladı.

Kimi çocuk ilk kez okul sırasına oturdu, kimi ortaokulun, kimi lisenin, kimi üniversitenin kapısından içeri girdi. Her birinin gözlerinde başka bir heyecan, yüreklerinde başka bir hikâye, sırtlarında ise başka bir yük vardı.

Kimisi yeni arkadaşlıkların heyecanını yaşadı, kimisi geleceğine dair hayaller kurdu. Kimisi ise daha ilk günden omuzlarına yetişkinlerin beklentilerini yükledi.

Çünkü biz artık çocuklarımıza yalnızca “oku” demiyoruz.

“Ben yiyemedim, sen ye.”

“Ben doktor olamadım, sen doktor ol.”

“Ben mühendis olamadım, sen mühendis ol.”

“Ben yaşayamadım, sen yaşa.”

“Ben başaramadım, sen mutlaka başarmalısın.”

Belki de iyi niyetle kurduğumuz bu cümlelerin bazıları, çocuklarımızın omuzlarında taşıyamayacakları kadar ağır birer sorumluluğa dönüşüyor.

EŞİT EĞİTİM DİYORUZ AMA…

Eğitimde fırsat eşitliğinden söz ediyoruz.

Ancak aynı müfredatın uygulanması, her çocuğun aynı imkâna sahip olduğu anlamına gelmiyor.

Bir tarafta özel dersler, dershaneler, birebir eğitimler ve çeşitli destek imkânları bulunan öğrenciler var.

Diğer tarafta ise öğretmenin imkânlarıyla yetinmek zorunda kalan, kimi zaman bir öğretmenin onlarca öğrenciye yetişmeye çalıştığı ilçelerde ve köylerde okuyan çocuklarımız…

Şehirlerde ise aileler, çocuklarının geleceği için ciddi ekonomik yüklerin altına giriyor. Dershane ücretleri, özel dersler, kitaplar, denemeler derken bazen anne babanın ekonomik kaygısı da çocuğun omuzlarına yükleniyor.

“Bu kadar para verdik, kazanmak zorundasın.”

İşte o cümle, bazen bir çocuğun zihninde yıllarca yankılanabiliyor.

Kazanamama korkusu…

İş bulamama korkusu…

Ailesini mahcup etme korkusu…

Dershaneye gidenle gidemeyen arasındaki farkın sınav sonuçlarına yansıması…

Ve bütün bunların arasında kendi hayalini bulmaya çalışan çocuklarımız…

BEN O ÇOCUKLARDAN BİRİYDİM

Ben küçük bir ilçede lise eğitimimi tamamladım.

Öğretmen çocuğuydum ama dershaneye gönderilmedim.

Yedi kişilik bir sınıfta okuyorduk. Bugün dönüp baktığımda, aldığımız eğitimin neredeyse özel ders niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Fakat şehirde dershaneye giden arkadaşlarımız da vardı.

Ben ise kendi imkânlarımla çalışıyordum.

Tek sobalı bir odada…

Kardeşimi ve babamı uyandırmamak için üzerime kat kat kıyafet geçirerek…

Bazen belediyenin lambasının altında…

Yanı başımızda mezarlık…

O mezarlık bana her gece başka bir şey söylüyordu:

“İyi olsan da, kötü olsan da, başarsan da, başaramasan da sonun toprak…”

Belki biraz ürkütüyordu beni.

Ama aynı zamanda kamçılıyordu.

Çünkü biliyordum...

Bir kız çocuğu kendi ayakları üzerinde durmalıydı.

Okumalıydı.

Kendini geliştirmeliydi.

Kimsenin gözüne bakarak yaşamak zorunda kalmamalıydı.

Saygınlık kazanmak, kendi hayatının sorumluluğunu taşıyabilmek ve kimseye muhtaç olmamak için okumak benim için bir tercih değil, adeta bir zorunluluktu.

Arkadaşlarım düğünlerde, bayramlarda eğlenirken ben geceleri sabahlara kadar ders çalışıyordum.

Sadece kendi derslerimi değil, dershaneye giden arkadaşlarımın çözemediği soruları bile çözüyordum.

Notlarım iyiydi.

Öğretmenlerim dikkat etti.

“Örnek öğrenci” seçildim.

Şiirlerim derece aldı.

Denemelerim, makalelerim ödüllendirildi.

Bayramlarda sunuculuk yapmam istendi.

Sahnede şiirler okumam istendi.

Fakat babam, “Kızım fazla dikkat çekmesin” düşüncesiyle ödüllerimi almama, bazı etkinliklere katılmama izin vermedi.

Bugün geriye dönüp baktığımda, içimde kalan o küçük ukdeleri tebessümle hatırlıyorum.

Ama başka bir şey daha kaldı içimde.

Yıllarca yazdığım şiirlerin ve makalelerin gerçekten bana ait olduğuna inanılmaması…

“ACABA BABASI MI YAZIYOR?”

Öğretmenlerim yazılarımı beğeniyor ama bir yandan da şüphe ediyordu.

“Acaba babası mı yazıyor?”

Çünkü babam da eğitimciydi.

Yıllarca bu şüpheyle karşılaştım.

Yıllar sonra Ankara'ya geldim.

Yazmaya devam ettim.

Şiirler, denemeler, makaleler…

Sosyal medya hayatımıza girdiğinde orada da yazmaya başladım.

Bir gün yıllar önceki öğretmenim telefon etti.

Ve bana şunu söyledi:

“Senin şiirlerini ve makalelerini babanın yazdığına inanıyordum. Ama şimdi özür diliyorum. Bu kadar derin, bu kadar ince ve bu kadar duygulu yazıları başka birinde görmedim.”

O an ne hissettiğimi anlatmak kolay değil.

Çünkü insan bazen en çok sevdiği, en çok savunduğu, hakkında kötü bir söz söylendiğinde karşısında durduğu insanların kendisinden şüphe etmesine kırılıyor.

Bir başka büyüğümün de “Nur, o yazılar sana ait değil, biliyorum.” sözleri yüreğimi paramparça etmişti.

Oysa tek istediğim şuydu:

“Bir gün oturun yanımda, bana bir metin yazdırın. O zaman anlarsınız.”

Kırılmıştım.

Hem de çok.

Ama bugün hâlâ o öğretmenimi seviyorum.

Çünkü kadınlara yol gösterdi.

Kadınların yüreğine dokundu.

İnsanlara dokundu.

Belki de bazı insanlar hayatımızda bıraktıkları izlerle, kırdıkları yerlerden daha büyük bir anlam taşıyorlar.

ANNEMİN EMANETİ

Yıllar sonra hayat beni başka bir sınavla karşılaştırdı.

Annemin emaneti olan Beyza'nın üniversite hazırlık süreci başladı.

O da okumayı çok önemsiyordu.

Bir puan bile onun için önemliydi.

Teşekkür veya takdir alamayacağını düşündüğünde günlerce ağladığı olurdu.

“Dede, takdiri kaçıracağım.”

“Dede, teşekkürü kaçıracağım.”

“Ne olur öğretmenlerle konuşun.”

Bir puan için bile gözyaşı döken bir çocuktu.

Fakat annesinin vefatından sonra her şey değişti.

“Okuyan da ölüyor, okumayan da…”

“Okuyup ne yapacağım?”

“Annem yoksa mühendis olmanın ne anlamı var?”

Bir anda en büyük hayali olan siber mühendisliğini hayatından silmeye başladı.

İşte o zaman bir kez daha anladım.

Bir insanın umudunu elinden aldığınızda, yalnızca bir hayali değil, bazen yaşam enerjisini de elinden alıyorsunuz.

Annemin yaşadığı süreçte umudun ne kadar kıymetli olduğunu görmüştüm.

Annem, torununun okumasını istiyordu.

“Ben okuyamadım.”

“Benim annem babam yoktu.”

“Gidecek yerim yoktu.”

“Eğer okusaydım, kendi maaşım olurdu.”

“Hiçbir şeyi kabullenmek zorunda kalmazdım.”

Onun bütün derdi buydu.

Kızı okusun, torunu okusun, kimseye muhtaç olmasın.

Kimsenin gözüne bakmasın.

Kendi ayakları üzerinde dursun.

Kimse onu kandıramasın.

Belki annemin istediği sadece bir torununun mühendis oluşunu görmek değildi.

Belki hayatında yaşayamadığı bir gururu, torununun başarısında yaşamak istiyordu.

ÜÇ AY BOYUNCA İKNA EDEMEDİK

Beyza okumaktan vazgeçmişti.

Yaklaşık üç ay boyunca üniversiteye hazırlanması için dil döktüm.

Kendi hayatımdan örnekler anlattım.

“Biz fedakârlık yaptık senin büyümen için.”

“Şimdi sen de kendin için fedakârlık yapacaksın.”

“Bu fedakârlığı annen için değil, önce kendin için yapacaksın.”

Ama ne söylesem ikna edemiyorduk.

Ta ki KEDEM ile tanışana kadar…

BİR BELEDİYENİN BİR ÇOCUĞUN HAYATINA DOKUNMASI

Keçiören Belediyesi'nin Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Müdürlüğü bünyesindeki KEDEM eğitim merkeziyle tanıştık.

İlk başta bunun yalnızca bir eğitim merkezi olduğunu düşünüyordum.

Fakat içine girdikçe, sistemin yalnızca ders anlatmaktan ibaret olmadığını gördüm.

3. sınıftan 12. sınıfa, mezunlardan LGS, YKS, KPSS hazırlığına kadar uzanan geniş bir eğitim yelpazesi…

Etüt imkânları…

Rehberlik desteği…

Öğrenciyi takip eden bir anlayış…

Ve en önemlisi:

Çocuğu yalnızca öğrenci olarak değil, insan olarak gören bir yaklaşım.

KEDEM sorumlusu Can Murat Topçam Bey ile tanıştığımızda, Beyza'nın durumunu ayrıntılarıyla anlattık.

Bize söylediği bir cümle hâlâ aklımda:

“Sizin kızınız bizim emanetimiz. Annenizin emaneti, bizim de emanetimiz.”

Bazen bir kurumun bütün anlayışını anlatmak için uzun raporlara gerek yoktur.

Bir cümle yeter.

Bir çocuğa “Sen bizim için değerlisin.” diyebilmek yeter.

Can Bey'in iletişim biçimini izledim.

Yanımızda rehberlik öğretmeni de vardı.

O da son derece ilgili, saygılı ve hoşgörülü bir yaklaşım sergiledi.

Beyza'yı seviyesinden dolayı küçümsemek yerine, bulunduğu seviyeden daha yukarıya çıkabileceğine inandırmaya çalıştılar.

Onu yermediler.

Kırmadılar.

Üzmediler.

Tam tersine, yapabileceklerini gösterdiler.

İşte eğitim tam da burada başlıyor.

MESELE SADECE DERS ANLATMAK DEĞİL

Eğitim, yalnızca matematik sorusu çözmek değildir.

Eğitim, bazen bir çocuğa:

“Sen yapabilirsin.”demektir.

Bazen: “Buradayız.” demektir.

Bazen de: “Düşebilirsin ama yeniden ayağa kalkabilirsin.” demektir.

KEDEM'de beni en çok etkileyen ayrıntılardan biri de öğrencilerin anlamadıkları konuları pekiştirebilmeleri için etüt imkânlarının bulunmasıydı.

Öğrencinin çözemediği soruyu öğretmene tekrar sormaya çekinebileceği düşünülerek, çözümlü soruların duvarlarda paylaşılması ise benim için ayrıca dikkat çekici bir incelikti.

“Çocuk bunu sormaya utanabilir.” diye düşünebilmek…

İşte insan odaklı hizmet tam olarak budur.

BİR GAZETECİ OLARAK GÖRDÜĞÜM ŞEY

Basın mensubu olarak çoğu zaman hizmetleri dışarıdan izliyoruz.

Açılışlara gidiyoruz.

Etkinlikleri takip ediyoruz.

Basın bültenlerini okuyoruz.

Fotoğraflara bakıyoruz.

Ama bazen gerçek hizmeti anlayabilmek için sistemin içine girmek gerekiyor.

Biz de KEDEM'e bir öğrenci yakını olarak girdik.

Ve ayrıntıları gördükçe, insan odaklı yaklaşımın yalnızca bir söylem olmadığını gözlemledik.

Bazen bir kurumun niteliğini, kapısından çıkarken anlarsınız.

Can Bey bizi bina kapısına kadar uğurladı.

Ceketini ilikleyerek, beden diliyle karşısındaki insana saygısını göstererek, tebessümle uğurladı.

Belki küçük bir ayrıntı gibi görünebilir.

Ama değildir.

Çünkü eğitim de belediyecilik de yalnızca bina, masa, sandalye ve ders programından ibaret değildir.

İnsan insana dokunmadan hiçbir sistem gerçek anlamda başarıya ulaşamaz.

ANNEMİN HAYALİNE BİR EL UZANDI

Ben annemin hayalini taşıyorum.

Beyza da annesinin emanetini taşıyor.

Ve bugün o emanete başka ellerin de sahip çıktığını görmek, benim için tarif edilmesi zor bir duygu.

Bir annenin hayalini bir belediyenin eğitim hizmetinde yeniden görmek…

Bir çocuğun kaybettiği umudun, başka insanların gayretiyle yeniden yeşermesine şahit olmak…

Bunun maddi karşılığı ölçülemez.

Çünkü burada mesele yalnızca ödenen kayıt ücretinin miktarı değildir.

Mesele, bir çocuğun geleceğine yapılan yatırımdır.

Mesele, bağımlılığın ve umutsuzluğun karşısına eğitim, spor, rehberlik, sosyal destek ve değerli hissettirme duygusuyla çıkabilmektir.

Bu nedenle Keçiören Belediyesi'nin eğitim alanındaki çalışmalarını bir gazeteci olarak ayrıca kıymetli bulduğumu ifade etmek isterim.

Keçiören Belediye Başkanı Dr. Mesut Özarslan'ın gençlere yönelik eğitim, spor ve sosyal hizmet yaklaşımının sahadaki yansımalarından biri olarak KEDEM'in, çocukların yalnızca sınavlara değil, hayata hazırlanmasına katkı sunması önemlidir.

Elbette her eğitim modelinin geliştirilmesi gereken yönleri olabilir.

Fakat bir öğrencinin kapıdan içeri girdiğinde kendisini değerli hissetmesi, öğretmenine soru sormaktan çekinmemesi, rehberlik desteği alabilmesi ve gerektiğinde etüt imkânına ulaşabilmesi eğitim hizmetinin insani boyutunu güçlendiren unsurlardır.

EĞİTİMİN EN GÜZEL CÜMLESİ

Bugün çocuklarımızdan çok şey bekliyoruz.

Onlardan doktor olmalarını istiyoruz.

Mühendis olmalarını istiyoruz.

Avukat, öğretmen, akademisyen olmalarını istiyoruz.

Ama bazen unuttuğumuz bir şey var:

Önce çocuk olmalarına izin vermeliyiz.

Onlara yalnızca hedef koymamalı, hedefe yürüyebilecekleri yolları da göstermeliyiz.

Yalnızca “kazanmalısın” dememeli, “kaybedersen de yeniden deneyebilirsin” diyebilmeliyiz.

Yalnızca sonuçlarına bakmamalı, mücadelelerini de görmeliyiz.

Çünkü her çocuğun hikâyesi aynı değil.

Kiminin arkasında dershane var.

Kiminin arkasında bir öğretmen.

Kiminin yanında anne babası.

Kiminin ise yalnızca kendi umudu…

İşte o nedenle eğitimde asıl mesele, çocukları birbirleriyle yarıştırmak değil; her çocuğun kendi imkânları ölçüsünde daha ileriye gidebilmesini sağlamaktır.

Ben bugün bir gazeteci olarak değil, bir eğitimci ailesinden gelen, yıllarını sahada ve eğitim çalışmalarında geçirmiş bir kadın olarak söylüyorum.

Bir çocuğun umuduna dokunabiliyorsanız, aslında bir neslin geleceğine dokunuyorsunuz.

Beyza'nın yeniden üniversite hayalini konuşmaya başlaması benim için bir sınav sonucundan çok daha kıymetli.

Çünkü annemin emaneti olan bir çocuğun gözlerinde yeniden gelecek görmenin ne demek olduğunu ancak kaybedenler bilir.

Ve ben biliyorum.

Bu yüzden KEDEM'de gördüğüm her güzel ayrıntıyı, yalnızca bir belediye hizmeti olarak değil, bir çocuğun hayatına dokunan insan hikâyesi olarak görüyorum.

Belki de eğitimin en büyük başarısı, bir çocuğa diploma kazandırmaktan önce “Ben yapabilirim.” dedirtebilmektir.

Bazen bir öğretmen bunu söyler.

Bazen bir rehber öğretmen.

Bazen bir belediye çalışanı.

Bazen de hayatımıza hiç beklemediğimiz bir anda giren bir insan…

Ve bazen tek bir cümle, bir çocuğun bütün hayatını değiştirebilir.

“Sen bizim emanetimizsin.”

Benim için KEDEM'in en büyük hikâyesi işte budur.

Bir çocuğun geleceğine sahip çıkmak…

Bir annenin vasiyetine sessizce omuz vermek…

Ve kaybolmaya yüz tutmuş bir umuda yeniden ışık olmak.

Yeni eğitim-öğretim yılının bütün çocuklarımıza, gençlerimize, öğretmenlerimize ve ailelerimize hayırlı olmasını diliyorum.

Çocuklarımızın sırtındaki yükler hafiflesin, hayalleri büyüsün.

Ve hiçbir çocuk, imkânsızlıkları yüzünden hayal kurmaktan vazgeçmesin.

Saygılarımla.

Gazeteci-Yazar
Nur DELİCE

Oxunub: 0
Oxşar xəbərlər
SON XƏBƏRLƏR