dini radikalizm və ekstremizmlə mübarizə

Bir Kalbin Emaneti: Güven, Yalan ve Sessiz Veda


​İnsan, hayat denilen bu uzun ve meşakkatli yolda çoğunlukla adımlarını nereye bastığını düşünmeden yürür. Gündelik koşturmacaların, fani telaşların ve benliğin karmaşası arasında; ağzımızdan çıkan tek bir sözün, fütursuzca sergilenen bir tavrın ya da "ne var ki bunda?" denilerek basite indirgenen küçük bir ihmalin, bir başka yürekte nasıl amansız bir depreme yol açtığını es geçeriz.

Oysa bizim tek bir cümleyle geçiştirdiğimiz bir an, bir başkasının karanlık gecelerde gözyaşlarıyla ördüğü uykusuzluklara dönüşebilir.

İnsanın insanla imtihanı tam da burada başlar. Bir başkasının ruhuna basarak geçip gitmek mi, yoksa o ruhu bir incitmeden koruyabilmek mi?

​Geçtiğimiz günlerde tesadüf ettiğim derin bir sohbet, bende tam olarak bu vicdani sarsıntıyı yeniden uyandırdı.

İhaneti, sarsılan inançları ve bir insanın bir başka insanda bıraktığı silinmez izleri konuşuyorlardı.

Konuşulan her bir kelime zihnime sirayet ettikçe anladım ki; mesele yalnızca aldatılmak, sırtından vurulmak ya da mağdur olmak değilmiş. Asıl mesele, bir insana sunulan o saf, sebepsiz ve içten güvene son nefese kadar layık kalabilmekmiş.

​Bizler insanoğlu olarak, ne yazık ki kendi canımız yandığında adalet çığlıkları atmayı pek severiz.

Kendi kalbimize batan iğnenin acısıyla feryat ederken, başkalarının kalbine sapladığımız çuvallızları görmezden gelmek işimize gelir.

Oysa bir an olsun durup başımızı ellerimizin arasına almalı ve şu yakıcı soruyu kendimize sormalıyız: "Ben, ayak bastığım bu hayat sahnesinde insanların kalbinde nasıl bir iz bırakıyorum? Bir şifa mı, yoksa hiç kapanmayan bir yara mı?"

​Güven; inşa edilmesi yıllar alan, yıkılması ise tek bir saniyeye bakan mukaddes bir kaledir. O kale bir kez yıkıldığında; ardından sıralanan mahcup özürler, edilen süslü yeminler ya da gözyaşlarıyla dolu nedametler, darmadağın olmuş bir bardağı eski haline getirmeye yetmez.

Kırık parçaları birleştirseniz dahi, o bardaktan süzülen su artık berrak kalmaz; sızdırır. Çünkü söz söylemek kâinatın en zahmetsiz işidir. "Seni seviyorum" demek de, "Hakkını helal et, yanındayım" demek de birkaç saniyelik bir dil hareketinden ibarettir.

Asıl erdem ve insan olmanın o ağır gururu; o sözlerin arkasında dağ gibi durabilmekte, verilen sözün yükünü omzunda iz bırakana kadar taşıyabilmektedir.

​İnsanız; elbette yanılabilir, düşebilir, hata yapabiliriz. Ancak aynı hata, aynı umursamazlıkla tekrar tekrar sergileniyorsa, orada artık saf bir yanılgıdan bahsedilemez.

Orada bilinçli bir tercih, taammüden işlenmiş bir ruh cinayeti vardır. Ve ne acıdır ki, bu sorumsuzluğun, bu fütursuzca sergilenen yalanların faturasını her zaman masum insanlar öder.

​Tek bir kişinin yalanıyla savrulan, en güvendiği limanda fırtınaya tutulan bir insan; sadece o kişiye değil, dünyadaki tüm doğrulara ve iyiliklere kapısını kapatır.

Canı yanan, masumiyeti zedelenen her ruh, kendisini koruyabilmek adına çevresine yüksek, soğuk ve aşılması imkânsız duvarlar örmeye başlar. Bir kişinin günahını, hiç suçu olmayan onlarca insana yüklemek zorunda kalır.

İşte bir insanın sorumsuzluğu, insanlığa olan kollektif inancımızı, samimiyete olan ihtiyacımızı böyle için için çürütür.

​Sanılır ki güveni zedelenen insan her zaman fırtınalar koparır, bağırır, çağırır, hesap sorar...

Oysa en derin kopuşlar, en büyük yıkımlar her zaman sessizlikte gizlidir. İnsanın söyleyecek tek bir kelimesi bile kalmadığında; gözlerinin içine bakıp içinden gelen o yakıcı, o çaresiz "Ben seni böyle bilmezdim..." fısıltısıyla arkasını dönüp gitmesi, dünyadaki bütün feryatların üstündedir.

Ve o insan gittiğinde, geride ne yaparsanız yapın tamiri imkânsız, derin bir boşluk kalır.

​Hayat, geriye sarılması, ikincisi yaşanması mümkün olmayan çok kısa bir yolculuk. Bir gün bu dünyadan çekildiğimizde, ardımızda bıraktığımız gölgeyle anılacağız.

Şimdi sormak gerekir: Bu kısa yürüyüşte birilerinin yüreğinde kanayan, sızlayan amansız bir yara olarak mı anılacağız; yoksa adı her geçtiğinde yüzlerde tebessümle, dualarla hatırlanan güzel bir hatıra mı olacağız?

​Bir insanın size güvenmesini sağlamak bir ikna kabiliyeti, bir başarı olabilir. Fakat olgunlaşmanın, insan kalabilmenin, gece başını yastığa koyduğunda vicdanıyla huzur içinde uyuyabilmenin tek yolu; o verilen güvene, ne pahasına olursa olsun, sonuna kadar layık olabilmektir.

​Nur Delice

Oxunub: 0
Oxşar xəbərlər
SON XƏBƏRLƏR