dini radikalizm və ekstremizmlə mübarizə

Cepte Görülen İnsanların Sessiz İsyanı: Vefa Nereye Kayboldu?

Cepte Görülen İnsanların Sessiz İsyanı: Vefa Nereye Kayboldu?
Hayatın insana öğrettiği bazı kurallar vardır. Ne kitaplarda yazılıdır ne de biri oturup bunları uzun uzun anlatır. İnsan, bu kuralları yaşayarak öğrenir; çoğu zaman da bunun bedelini öder.

Bunlardan biri şudur:

Yolda bulduğunu, yola çıktığına tercih eden bir insandan ne vefa beklenebilir ne de gerçek bir dostluk.

Eskilerin çok anlamlı bir sözü vardır:

“Sen burada dur, ceptesin. Biz kötüyü kazanalım.”

İnsan ilişkilerindeki en büyük yanılgılardan biri tam da budur. Her zaman yanında olan, zor zamanında yardımına koşan, hatalarında seni yalnız bırakmayan, başkalarının yanında savunan, hatta kendi itibarından fedakârlık ederek senin itibarını koruyan kişi, bir süre sonra “Nasıl olsa burada” diye düşünülmeye başlanır.

İnsan, en büyük değer kaybını bazen tam da en sadık olduğu yerde yaşar.

Çünkü bazı insanlar, kaybetme korkusu duymadıkları kişilerin kıymetini bilmez.

Sizi her zaman yanında görür. Ne olursa olsun geri döneceğinizi düşünür. Sizi kırsa da kalacağınızı, haksızlık etse de affedeceğinizi, zor zamanında yine elinizden tutacağınızı bilir.

Sonra bir gün gelir ve sizi başkasına tercih eder.

Çünkü siz artık onun gözünde “cep”tesinizdir.

Oysa insanın cebinde taşıdığı şey para değil, bazen bir insanın sadakatidir. Sadakat ise harcanacak bir sermaye değildir.

Ben hayatım boyunca yanımda olan insanların ilerlemesi için elimden geleni yaptım. Benden daha zor durumda olsalar bile onları bulundukları yerden kaldırmak, toplum içinde takdir etmek, yeteneklerini ve emeklerini görünür kılmak benim için bir erdemdi.

Kimse bana, “Yanında olan bir insanı yükseltmek için çaba göstermedi” diyemez.

Çünkü ben, insanları küçülterek büyümeyi hiçbir zaman marifet saymadım.

Ancak bunu yapanlara da tanık oldum.

Kendi yanında duran insanı gölgede bırakıp dışarıdan geleni baş tacı edenleri… Yıllarca yanında olanı görmezden gelip bir gün karşısına çıkan kişinin birkaç güzel sözüyle büyülenenleri… Kendi yol arkadaşını bir kenara bırakıp yeni tanıştığı kişinin yanında kendisine yer açmaya çalışanları…

Ve şunu öğrendim:

Bir insanın gerçek karakteri, kendisine fayda sağlayanlara nasıl davrandığında değil; artık işine yaramayanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.

Bukalemun gibi yaşayanlar

Bugün siyasette, sivil toplumda, iş hayatında ve sosyal çevrede başka bir sorunla daha karşı karşıyayız:

Her ortama göre renk değiştirmek.

Kimin yanına giderse ona benzeyen, dün eleştirdiğini bugün öven, sevmediği insanı yüzüne karşı göklere çıkarıp arkasından yerden yere vuran insanlar…

Bir insanın yüzüne gülüp birkaç dakika sonra telefonun diğer ucundaki arkadaşına aynı kişiyi kötüleyenlere tanık olduk.

Üstelik söylediklerinin gerçeği yansıtmadığını herkes biliyor.

Ancak mesele hakikat değil.

Mesele, kimden ne elde edebileceği.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Çünkü menfaatin karakterin önüne geçtiği yerde ahlak susar.

Omurgası olmayan insan, rüzgârın yönüne göre hareket eder. Bugün birinin yanında alkış tutar, yarın başka birinin yanında aynı alkışı başkasına sunar.

Dün “asla” dediğine bugün “baş tacımız” der.

Dün arkasından konuştuğuna bugün methiyeler dizer.

Bütün bunları yaparken düşündüğü tek şey şudur:

“Ben bu işten ne kazanırım?”

Ben adam satmadım, yol değiştirmedim

Benim hayat anlayışım farklı oldu.

Siyasette de, sivil toplumda da, dostluklarda da savunduğum değerlerin arkasında durmaya gayret ettim.

Kimse bana, “Savunmadığın bir şeyi övgüyle anlattın” diyemez.

Beni tanıyanlar, açık sözlü olduğumu bilir.

Dostluğumu da bilir, mesafemi de…

Bir insanı sevmiyorsam, arkasından konuşmak yerine bunu yüzüne söylemeyi tercih ederim. Bir yanlış gördüysem, mümkün olduğunca doğrudan ifade ederim.

Çünkü benim için, düşmanımın bile yaptığı doğruyu teslim etmek bir karakter meselesidir.

Düşmanımın hakkını teslim ederim; dostumun yaptığı yanlışı da sırf dostum olduğu için doğru kabul etmem.

Çünkü dostluk, yanlışa alkış tutmak değildir.

Gerçek dostluk, bazen bir insanın yüzüne söyleyebileceğiniz en ağır cümleyi, onu kaybetme pahasına söyleyebilmektir.

Ahde vefa yalnızca güzel bir söz değildir

Bugün “ahde vefa” kavramını çok konuşuyoruz; ancak ne yazık ki onu yeterince yaşamıyoruz.

Oysa vefa, dün yanında olanı bugün unutmamaktır.

Vefa, zor gününde elini tuttuğun insanın, senin zor gününde elini çekmemesidir.

Vefa, bir insanı yalnızca yükselirken değil, düştüğünde de hatırlamaktır.

Vefa, menfaat sona erdiğinde dostluğun da sona ermemesidir.

Hata yapmak insan olmanın bir parçasıdır.

Ancak hata yaptığında özür dilemek erdemdir.

Bugün insanların en büyük eksikliklerinden biri de budur. Herkes haklı olmak istiyor; kimse özür dilemek istemiyor. Herkes kendi itibarının korunmasını istiyor; ancak kimse başkasının itibarını koruma sorumluluğunu üstlenmek istemiyor.

Oysa insanı büyüten makamı değil, ahlakıdır.

İslam'ın özü güzel ahlaktır

Beş vakit namaz kıldığı hâlde kul hakkı yiyenleri de gördük.

Dindar görünerek ailesine ihanet edenlere de tanık olduk.

Dış görünüşü nedeniyle küçümsenen bir insanın, başkasının inancına ve başörtüsüne gösterdiği saygıya da şahit olduk.

Demek ki mesele yalnızca nasıl göründüğümüz değil, nasıl olduğumuzdur.

İslam'ın temel öğretilerinden biri güzel ahlaktır. Namaz insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa, dil başkasını incitmek için kullanılıyorsa, el başkasının hakkına uzanıyorsa insanın kendisine dönüp yeniden bakması gerekir.

Çünkü Allah katında insanın makamı, şöhreti, çevresi ve aldığı alkış değil; niyeti, ameli ve ahlakı önemlidir.

Biz bu dünyaya yalnızca makam kazanmak için gelmedik.

Bir gün bütün makamlar sona erecek.

Alkışlar susacak.

Fotoğraflar eskiyecek.

Kalabalıklar dağılacak.

Geriye yalnızca insanın kendisi ve Rabbine götürdüğü amelleri kalacak.

Alkışın peşinden koşarken insanlığımızı kaybetmeyelim

Bugün sosyal medyada herkes mutlu, başarılı, güçlü ve itibarlı görünüyor.

Ancak ekranın arkasındaki gerçek hayatı kim biliyor?

Bir fotoğraf karesine sığdırılmış ihtişamın arkasında kaç kişinin kırıldığı, kaç kişinin yarı yolda bırakıldığı, kaç insanın emeğinin görmezden gelindiği bilinmiyor.

Bazen bir insanın itibarı bir gecede yerle bir ediliyor.

Bir iftira…

Bir dedikodu…

Bir yanlış anlaşılma…

Bir telefon konuşması…

İnsanın yıllarca inşa ettiği güven, birkaç dakika içinde yok edilebiliyor.

Ne acıdır ki bazıları için önemli olan, itibarını korumak değil; alkışlanmaktır.

Ancak insan kendisine şu soruyu sormalı:

“Beni neden alkışlıyorlar?”

Haklı olduğum için mi?

İyi olduğum için mi?

Ahlaklı olduğum için mi?

Yoksa birilerine yaranabildiğim için mi?

Asıl mesele budur.

Bir kişiyi kazanırken beş kişiyi kaybetmek

Bazen karşı taraftan bir kişiyi kazanmak uğruna, kendi yanında yıllardır duran beş insanı kaybedersiniz.

Yeni gelenin hatırı için eskileri kırarsınız.

Yeni tanıştığınız insanın birkaç güzel sözü uğruna, yıllardır yanınızda duran kişinin emeğini yok sayarsınız.

Sonra bir bakarsınız ki çevreniz kalabalık, ancak yanınızda gerçekten kimse yok.

Çünkü güven bir kez kırıldığında eski hâline dönmesi çok zordur.

İyilik yapan insanı sürekli cepte görmek, bir gün o kişinin iyilik yapma isteğini de yok eder.

Sonra toplum olarak soruyoruz:

“Bu kadar yalancı, çıkarcı ve dalkavuk insan nereden çıktı?”

Belki de önce kendimize sormalıyız:

Dürüst insanı ne zaman ödüllendirdik?

Doğruyu söyleyeni ne zaman baş tacı ettik?

Yanlışımızı yüzümüze söyleyen dostu ne zaman koruduk?

Dalkavukluk yapmayanı ne zaman hak ettiği yere getirdik?

Asıl soru: İnsanlık nereye gidiyor?

İnsanları kötü davranışlara iten yalnızca onların karakteri değildir.

Bazen içinde yaşadığımız düzen de yanlış davranışları ödüllendirir.

Çalışandan çok kendini pazarlayan,

liyakatten çok ilişkileri güçlü olan,

doğrudan çok hoş görünmeyi bilen,

sadakatten çok menfaati önemseyen,

ahlaktan çok alkış toplayan insan öne çıkıyorsa…

O zaman bir toplumda değerler de yavaş yavaş yer değiştirir.

İnsanlar “iyi olmak” yerine “iyi görünmenin” yollarını aramaya başlar.

İşte o zaman karpuzu kesersiniz, içinden kavun çıkar.

Dışarıdan başka, içeriden bambaşka…

Artık buna şaşırmamak gerekir.

Çünkü insanın yüzünü değil, karakterini tanımak zaman ister.

Ben yine de şuna inanıyorum:

Omurgalı insanlar kaybedebilir.

Yalnız kalabilir.

Makamını kaybedebilir.

Çevresini kaybedebilir.

Hatta bazen çok şey kaybedebilir.

Ancak kendilerini kaybetmezler.

Çünkü insanın hayatta sahip olabileceği en büyük makam, kendi vicdanının karşısında başı dik durabilmesidir.

Ben, birilerini kaybetme korkusuyla karakterimden vazgeçmektense bazı insanları kaybetmeyi tercih ederim.

Çünkü herkesle iyi geçinmek zorunda değiliz.

Herkese yaranmak zorunda değiliz.

Herkes tarafından sevilmek zorunda hiç değiliz.

Ancak doğru olmak zorundayız.

Ahde vefa göstermek zorundayız.

Kul hakkından korkmak zorundayız.

Hata yaptığımızda özür dilemeyi bilmek zorundayız.

Ve en önemlisi…

İnsan kalmak zorundayız.

Çünkü makam geçer.

Şöhret geçer.

Alkış geçer.

Dost meclisleri dağılır.

Kalabalıklar gider.

Ancak geriye karakteriniz kalır.

İnsan, hayatının sonunda kendisine yalnızca şu soruyu sormalı:

“Ben bu dünyadan geçerken kaç insanı ezdim?” değil;

“Kaç insanın hayatına iyilik, güven, vefa ve güzellik bırakabildim?”

Çünkü dünya, insanın ne kadar yükseldiğini değil; yükselirken kimi ezmediğini de hatırlar.

Ve unutmayalım:

Cepte görülen insan bir gün cebinden çıkar.

O gün kaybedilen yalnızca bir insan değil, yıllar boyunca biriktirilmiş vefadır.

İşte o zaman bazı insanlar çok geç anlar:

Kıymet, insanı kaybettikten sonra değil; yanındayken bilinir.

NUR DELICE

Oxunub: 0
Oxşar xəbərlər
SON XƏBƏRLƏR