Sokak dediğin altı üstü birkaç yüz metre, iki adım atar geçerim sanıyorsunuz değil mi? Ben de öyle sanıyordum. "İsyan Sokağı" tabelasını görünce haritadaki o kestirme çizgiye aldandım. Zaman kazanırım, güne hızlı başlarım derken; adaletin, rızkın ve umudun kestirmesinin olmadığını o taşların üzerinde çakılı kaldığımda anladım.
Adım atılmıyordu. Sağıma döndüm; yıllarca dirsek çürütüp aldığı diplomalarla cebinde dolmuş parası arayan pırıl pırıl bir genç. Soluma baktım; ömrünü çalışmaya adamış ama akşam pazarının artıklarına mahkûm kalmış, elindeki filesini saklamaya çalışan bir emekli... Bir vitrin camındaki oyuncağa bakıp babasının cebine sığınan o küçücük çocuğun gözlerini gördüm sonra. Hemen arkasında, "Bu akşam tencerede ne kaynayacak?" telaşıyla omuzları çökmüş bir anne...
Geçemedim ben o sokağı. İnsan, kendi insanının çaresizliğinin üstünden atlayıp geçemiyor çünkü. Geçtim dediğin an, vicdanını o kaldırımda bırakıyorsun.
Ama asıl canımı yakan ne oldu biliyor musunuz? O sokağın ortasında dikilirken etrafımdaki manzarayı izlemek değil, o manzarayı bir "dekor" gibi kullananları görmek oldu.
Nasıl bu hale geldik biz?
Ne ara herkes kendini parlatmanın, başkasının acısından pay çıkarıp mağdurun mağduriyeti üzerinden prim yapmanın derdine düştü? Dostluğumuzu, komşuluğumuzu, o samimi insanlığımızı ne zaman bireysel kazançlar uğruna böyle pervasızca tükettik? Eskiden pazen kumaşlardan çiçekli elbiseler giyerdi annelerimiz, komşu teyzelerimiz... Kumaşı mütevazıydı ama içi sıcacıktı. Şimdi naylon kumaşlardan yapılmış kıyafetlerin içinde, naylon gülüşler sergiliyoruz birbirimize. Yüzlerimizde maskeler, dillerimizde yalan dünyaların jargonu... Unuttuk biz içten, samimi "günaydın"ları. Birbirimizin gözünün içine bakıp "Nasılsın?" demeyi, karşılıksız tebessüm etmeyi çoktan unuttuk.
Peki, şimdi soruyorum size: Şimdilerde nadir de olsa bir sokak köşesinde başını okşadığınızda size karşılık beklemeden vefa gösteren o canları görünce benim gibi sebepsizce sevinenlerden misiniz? Yoksa bu dünyanın sadece insanlara; daha doğrusu sadece güçlü ve ayrıcalıklı insanlara ait olduğunu düşünenlerden mi?
Unutmayın; bu dünyada her canlının özgürce, korkusuzca yaşam hakkı var. Ama insanın hakkı ve sorumluluğu, insana yakışır şekilde yaşamak ve yaşatmaktır.
Bu gidişat kaderimiz değil. Özümüzü kaybettik belki ama yok etmedik. Yeniden o masum insanlığımızın gölgesiyle bütünleşmek, o pazen kumaşın sıcaklığına dönmek elimizde. İlk iş olarak yüzümüzdeki o yapay maskeleri çıkarmakla başlamalıyız; kendi reklamımızı yapmaktan vazgeçip iyiliği gizli tutmanın, "sağ elin verdiğini sol el görmeden" dokunmanın o asil huzuruna yeniden sığınmalıyız. Görünmez bağlarımızı hatırlayarak, kaldırım kenarında bir kap su bekleyen canı da yanı başımızda sessizce eriyen komşumuzu da aynı merhametle kucaklamalıyız. Güne içten, samimi bir "günaydın" ile başlayıp naylon gülüşleri terk etmeli; karşımızdakine bir "fırsat" değil, sadece bir can gözüyle bakmayı yeniden öğrenmeliyiz.
Ben o sokağı yürüyüp geçemedim. Çünkü o sokak ne benim ne de sadece oradakilerin; o sokak hepimizin ortak gerçekliği. Şikâyet etmek ya da o sokağın acısından kendimize pay çıkarmak en kolayı.
Söyleyin bana, siz bugün kendi sokağınızdan geçerken kimi gördünüz? İçinizdeki o eski, masum insana ve kaldırımdaki o masum cana bakmaya cesaret edebildiniz mi?
SABİHA KARAOSMAN
Oxunub: 0