Bazı acılar anlatılmaz; insanın içine gömülür. Bazı geceler vardır, sabah olduğunda insan aynı insan olarak uyanamaz.
İki yıl önce annemin yüzüne, hepimizin duyacağı şekilde doktorun söylediği bir cümle vardı:
“Bu hastalığın tedavisi yok. Yaşadığın süre boyunca ne kadar kaliteli yaşarsan bizim için o kadar iyi. Kendine iyi bak yeter.”
İşte o cümle, annemin hastalığından önce bizim psikolojimizi öldürmeye başladı.
Çünkü Allah bile kuluna ne zaman öleceğini söylemezken, bir hekimin “tedavisi yok” diyerek önümüze koyduğu ölüm ihtimali, bütün aileyi farkında olmadan bir bekleyişin içine soktu.
Annem henüz 50 yaşındaydı.
İlk zamanlarda zor nefes alıyordu ama yürüyebiliyordu. Yürüyüş yapıyor, hayatına devam ediyordu. Biz de doktorun sözlerine rağmen içimizde bir umut taşıyorduk.
Çünkü yıllar önce bir akciğer hastalığını yenmişti.
Doktorlar kalemi kırmış, “yarına hazır olun” demiş olsa bile biz annemizin yaşayacağına inanıyorduk.
Çünkü insan sevdiği için umut etmekten vazgeçemiyor.
Ben o yıllarda henüz çok gençtim. Delice’de, köyde yaşıyordum. Köyden hastaneye temiz çarşaflar, kıyafetler götürüyor; annemin başında günlerce kalıyor, sonra teyzemin kızına teslim edip eve dönüyordum. Çünkü okuyan bir kardeşim vardı.
Daha yeni liseden çıkmıştım.
Ben neyin ne olduğunu bile tam anlamıyordum.
Hayatın ne kadar acımasız olabileceğini, bir annenin evladının gözlerinin önünde erimesinin ne demek olduğunu, çaresizliğin insanın ciğerlerini nasıl yaktığını henüz bilmiyordum.
Ama öğrendim.
Hem de hayatın en ağır dersleriyle öğrendim.
Annesiz büyümenin ne demek olduğunu bilen bir kızdım. İşsizliğin dibine kadar vurmuş, haksızlığın binbir çeşidini görmüş, defalarca hayal kırıklığı yaşamış bir yüreğim vardı.
Ve hayatta en çok sevdiğim, en büyük dayanağım olan annemin gözlerimin önünde erimesini izliyordum.
Buna hangi can dayanırdı?
Hangi psikoloji dayanırdı?
Hangi ömür dayanırdı?
Hangi gözyaşı yeterdi?
Son yedi ay ise hayatımızın en ağır dönemiydi.
Annem bir anda solunum cihazına bağlandı.
O andan sonra umutlarımız her gün biraz daha sınanmaya başladı.
Elektrik kesildiğinde makine duracak diye korkuyorduk.
“Annem gece ölür mü?” korkusuyla birer saat nöbetleşe uyumaya çalışıyorduk.
Birimiz uyurken diğerimiz annemin nefesini dinliyordu.
Gözlerimiz uykuda, kulaklarımız annemizdeydi.
Her an bir şey olacak korkusuyla yaşadık.
Herkes gergindi.
Herkes birbirine bağırıyor, birbirine çatıyor, sonra kendi köşesine çekilip içten içe ağlıyordu.
Çünkü aslında herkesin canı yanıyordu.
Ama kimse o acıyı haykıramıyordu.
Maddi ve manevi olarak çaresiz kaldık.
“Doktor tedavisi yok” diyordu.
Biz yine de durmadık.
Alternatif yollar aradık.
Çare aradık.
Bir mucize aradık.
Allah’ın verdiği ömür Allah’ındı.
Ve biz, annemizin iyileşmesi için elimizden gelen her şeyi yaptık.
Doktor “ölecek” diyordu.
Biz ise birbirimize:
“Ölmeyecek. Allah ona yeniden nefes verecek.”
diyorduk.
Günlerce hastane merdivenlerinde ağladım.
Duvarları yumrukladığım geceler oldu.
Secdeye kapanıp:
“Allah’ım, benim vaktim yok. Onu bana bağışla.”
diye dua ettim.
İnsan çaresiz kaldığında, elindeki bütün kapıları çalar.
Son kapıda ise yalnızca Allah’a sığınır.
Ve sonra…
O gün geldi.
Annem öldü.
Ben annemin cenazesini kendi ellerimle yıkadım.
O an dünyada hiçbir kelimenin anlatamayacağı bir acının içine düştüm.
Cenazesine sarılıp:
“Hayır anne… Bana söz vermiştin. Ben gelene kadar dayanacaktın. Neden öldün?”
diye ağladım.
Yanımdakiler beni annemin başından zorla ayırdı.
Acıya dayanamayıp bayılmasam belki de ayrılmayacaktım.
Sonra kendime gelip, “Ben anneme son görevimi yapacağım” dedim.
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Ayakta durmaya çalıştım.
Annemin saçlarını kendi ellerimle sabunladım.
Toprağını kendi ellerimle üzerine attım.
Ve şimdi birileri çıkıp benim psikolojimi sorguluyor.
Hayır.
Kimse benim psikolojimi sorgulamasın.
Benim son bir yılda yaşadıklarımı bilmeden, benim çırpınışlarımı görmeden, gecelerimi bilmeden, annemin nefesini dinleyerek uyuduğum saatleri bilmeden beni yargılamasın.
Benim annemin cenazesine sarılıp “Neden öldün?” diye haykırdığım o anı yaşamadan beni anlamaya çalışmasın.
Çünkü bazı insanların gördüğü yalnızca davranıştır.
O davranışın arkasındaki yarayı görmezler.
Benim içimde kaç yılın acısı birikti, bilmiyorlar.
Kaç kez sustum, bilmiyorlar.
Kaç kez güçlü görünmek zorunda kaldım, bilmiyorlar.
Kaç gece içimden parçalar koparken sabah olup hayatıma devam etmek zorunda kaldım, bilmiyorlar.
Ama yine de psikolojimi sorguluyorlar.
Ben yalnızca annemi kaybetmedim.
Ben annemi kaybetme korkusuyla yıllarca yaşadım.
Asıl mesele de budur.
Bir insanı ölümünden önce de kaybetmeye başlayabilirsiniz.
Her telefon çaldığında kötü haber beklemek…
Her nefeste “Acaba bu son nefesi mi?” diye düşünmek…
Elektrik kesildiğinde korkuya kapılmak…
Gece uyurken bir kulağınızın onun nefesinde olması…
Doktorların “çok az ömrü kaldı” sözlerini zihninizde taşımak…
İşte bunlar da insanın ruhunda iz bırakır.
Bu yüzden bugün yanımda olmak yerine benden uzaklaşan, sonra da psikolojimi sorgulayan herkese tek bir sözüm var:
Benim yaşadıklarımı yaşamadan beni yargılamayın.
Bir insanın acısını anlamıyorsanız hiç değilse üzerine basmayın.
Yanında olamıyorsanız, karşısında durmayın.
Elinden tutamıyorsanız, düşerken itmeyin.
Çaresizliğinin ortasında onu yalnız bırakıp sonra da neden böyle olduğunu sorgulamayın.
Çünkü insan en çok, kendisini anlamasını beklediği insanların anlamamasıyla kırılıyor.
Benim canımı yalnızca annemin ölümü yakmadı.
Annem için çırpındığım günlerde yanımda olmayanların, sonrasında beni anlamadan konuşması da canımı yaktı.
Beni dedikoduların içine sokanlar…
Beni bilerek üzenler…
Yaşadıklarımı bilmeden hüküm verenler…
Benim gözyaşımı görmeden hakkımda söz söyleyenler…
Belki bir gün onların da karşısına hayat, kendi anlayabilecekleri bir imtihan çıkarır.
Ben kimsenin başına kötülük gelsin istemem.
Ama tek bir dileğim var.
Rabbim kimseye çaresizliği tattırmasın.
Kimseye “çok az ömrün kaldı” denmesin.
Kimse sevdiğinin nefesini saatlerce dinlemek zorunda kalmasın.
Kimse elektrik kesildiğinde sevdiği insanın hayatından korkmasın.
Kimse hastane merdivenlerinde çaresizlikten duvar yumruklamasın.
Kimse secdeye kapanıp “Allah’ım, bana biraz daha zaman ver” diye yalvarmak zorunda kalmasın.
Ve hiç kimse, bütün bunları yaşadıktan sonra bir de kendi psikolojisini savunmak zorunda bırakılmasın.
Çünkü bazı yaraların adı konulmaz.
Bazı acıların doktoru yoktur.
Bazı gözyaşlarının ilacı bulunmaz.
Ve bazı insanlar, dışarıdan güçlü görünürken içlerinde koca bir mezarlık taşırlar.
Ben annemi toprağa verdim.
Ama annemle birlikte hayatımın bir parçasını da toprağa verdim.
Şimdi bana “Neden böylesin?” diye sormayın.
Bana “Neden değiştin?” diye sormayın.
Bana “Psikolojin nasıl?” diye hesap sorar gibi yaklaşmayın.
Bunun yerine bir gün sessizce yanımda durun.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey bir nasihat değil, yalnızca yanında birinin oturmasıdır.
Ben artık acımı ispatlamak istemiyorum.
Kimseye yaşadıklarımı kanıtlamak zorunda değilim.
Ben annemin saçlarını son kez kendi ellerimle taradım.
Toprağını kendi ellerimle attım.
Ve onun ardından yaşamaya devam etmeyi öğrendim.
Bana göre asıl mucize budur.
Ben hâlâ ayaktaysam, bunu yaşadıklarımın azlığından değil; Allah’ın bana verdiği sabırdan biliyorum.
Rabbim anneme rahmet eylesin.
Bana da annemin yokluğuyla yaşamayı değil, onun sevgisiyle yaşamaya devam etmeyi nasip etsin.
Ve Allah, kimseye sevdiğinin nefesini saydırmasın.
Çünkü bazı insanlar ölümü bir cenaze günü yaşar; bazıları ise sevdiğinin son nefesine kadar, her gün biraz biraz ölür.
Nur Delice
Oxunub: 0