Siyasette makam sahibi olmak, belki de madalyonun en kolay yüzüdür. Bir imza ile gelirsiniz, gün gelir yine bir imza ile gidersiniz. Asıl zor olan, o parıltılı koltuklarda otururken fani dünyada insanların gönlünde silinmez bir yer edinebilmektir. Çünkü makamlar sadece anlık gücünüzü gösterir; o gücü nasıl kullandığınız ise karakterinizi ve gerçekte kim olduğunuzu ortaya koyar.
Bugün etrafında yapay kalabalıklar, sahte tebessümler olanların çoğu, ne yazık ki sadece sahip oldukları mevki nedeniyle ilgi görüyor. Oysa hayatın şaşmaz bir terazisi vardır: O makamlar ellerinden gittiğinde, etraflarında kimlerin kaldığına bakılır. İşte insanın gerçek değeri, o sessizlik anında, yalnız kaldığı tam o zaman anlaşılır.
Çünkü gerçek siyaset; bir koltuk sevdası değil, halis bir millet sevdasıdır. İnsanlara tepeden bakmak değil, onların derdiyle dertlenip hemhal olmaktır. Makamı bir ayrıcalık veya saltanat olarak görmek değil, omuzlarda taşınan ağır bir emanet olarak hissetmektir. Unutmamak gerekir ki, makamlar insanı büyütmez; insan, duruşuyla o makamı büyütür.
Güç elindeyken adil kalabilmek, eleştirilirken vakur duruşunu bozmamak, çıkarlara değil dosdoğru olan değerlere göre hareket etmek… İşte gerçek bir devlet adamının, hakiki bir siyasetçinin yegane ölçüsü budur. Gün gelip perdeler kapandığında, insanlar sizin ne kadar yetkiniz olduğunu değil, ne kadar dürüst olduğunuzu konuşur. Kaç tane makam eskitip koltuk sahibi olduğunuzu değil, ardınızda ne kadar insan, ne kadar dua bıraktığınızı hatırlar.
Bu yüzden siyasette asıl mesele bir koltuğa kurulmak değil, o koltuktan kalktıktan sonra da sokakta başı dik, saygıyla anılabilmektir. Mevki geçici, makam emanettir; gönüllerde ebedi kalmak için ise adam olmak gerekir azizim.
İşte tam da bu yüzden, bu toprakların vicdanı bazı isimleri asla unutmaz. Mesela bir Muhsin Başkan geçti bu hayattan… Hayatı baştan başa bir mücadele, milli ve manevi değerlere adanmış şerefli bir ömürdü. Toplumun her kesimi tarafından kabul görmüş, duruşuyla adeta abideleşmiş bir liderdi. Bugün bile ölüm yıl dönümünde burnumuzun direğini sızlatan, gözyaşlarımızı tutamadığımız o derin özlem, belki de onu layıkıyla koruyamadığımızın iç burkan üzüntüsüdür, bilinmez… Ama bilinen bir şey var ki; yüreklerde böylesine derin izler bırakanlar, musalla taşındaki "İyi bilirdik" sözünün arkasını tam hakkıyla dolduran gerçek kahramanlardır.
Yine bu millet, adaletli, vatanı ve milleti için bırakın koltuğu, makam odasında bile oturmayıp sürekli sahada, halkın içinde olan bir "Süper Vali" gördü: Recep Yazıcıoğlu. Bir vali bu kadar mı adil, bu kadar mı babacan ve sevilesi olabilirdi? Yüreklerde yıllarca ismi bir efsane gibi dolandı durdu. Sonra gün geldi, oğlu o asil soyismini alnında bir şeref nişanesi gibi babasından devralarak belediye başkanı oldu.
Şimdilerde o da babası gibi gönülleri fethediyor. Sürekli sahada, her kuşaktan halkın yanına giderek; "Bana emredeceksin. Ben yapabilirsem, gücüm dahilindeyse yapacağım; yapamayacağım şeye ise asla umut vermem" diyerek yüzleri gülümsetiyor, gönülleri rahatlatıyor. "Babasının oğlu" mahlasıyla, o ağır ve onurlu mirası bugün de en güzel şekilde, layıkıyla yaşatmaya devam ediyor.
Demek ki olabiliyormuş... Demek ki güç ve yetki sahibi olunsa da "insan" kalınabiliyormuş. Hayatımıza dokunan, içimizi ısıtan böyle güzel örnekler var ve inanıyorum ki hep olmaya da devam edecek. Siyasetin ve bürokrasinin tüm gri bulutlarına rağmen, bu topraklardan yana umutvar olmaya, geleceğe inançla bakmaya devam ediyoruz.
Vefayla, adaletle, ahlakla ve iz bırakanlardan olmak duasıyla...
Nur Delice
Oxunub: 11