dini radikalizm və ekstremizmlə mübarizə

28 Şubat’ın Gölgesinde Kalan Gençliğimiz



Yine 28 Şubat…
Ve yine içimde tarif edemediğim prangalar. Yüreğimi yakan o derin yalnızlık.
Evet, 28 Şubat.
Bugün 40 yaş altının bunu anlaması belki de imkânsız. O dönemleri yaşamayanlara anlatmak zor. Çünkü bazı acılar sadece yaşayanın yüreğinde yankı bulur. Ömründen ömür giden kızların, kadınların derin çağıydı o günler… Biz gençliğimizi takvim yapraklarında değil, yasakların gölgesinde büyüttük.
Senelerdir tek bir şeyin mücadelesini verdi kadınlar: Varoluşunun, çalışma ve okuma çabasının bir kumaş parçasına mahkûm edilmemesi için. Demokratik, özgür bir ülkede yaşıyorduk sözde. Ama bir türlü inancın özgürlük olduğunu anlatamadık. Bir türlü “ben buyum” diyemedik başımız dik, gözümüz dolmadan.
Kimimiz sınav kuyruklarında bir iğne yüzünden hırpalandık.
Kimimiz polis okulu mülakatında “Kepini nerene takacaksın?” diye rencide edildik.
Bacaklarımız, kollarımız erkeklerin göreceği şekilde inadına açtırıldı.
Onurumuz, hayallerimiz, emeğimiz sınav kapılarında bekletildi.
Biz hâlâ o günde kaldık. Hırpalandığımız, zorbalandığımız, yok sayıldığımız, görmezden gelindiğimiz o günde… Sessiz çığlıklarımızın, semaya karışan dualarımızın, gözyaşlarımızın yalnızlığında kaldık.
Aradan yıllar geçti. Ama o günün sancısını hâlâ yaşayan kadınlar var. Çalışmaktan, sınava girmekten korkan; devlet kapısından içeri adım atmak istemeyen kadınlar… Röportaj yaptığım 28 Şubat mağduru kadınların çoğu aynı cümleyi kuruyordu:
“Biz artık savaşmaktan, mücadeleden, ‘bu Allah’ın davası’ demekten yıprandık. Hiçbir devlet işinde çalışmak istemiyorum. Oradaki zorbalığı tekrar hatırlamak istemiyorum.”
Hepsinin yüreğinde ayrı bir yara vardı. Ama bakışları aynıydı. O anlamsız donuk bakış… Gözlerinden süzülen ama kendilerinin bile fark etmediği yaş… Konuşurken boğazına düğümlenen ses… Ellerini ovuşturmaları, bacaklarını kasmaları, tek bir noktaya sabitlenmiş gözleri…
Nasıl olur da hepsinde aynı yıkım, aynı tepki oluşur?
Çünkü travmanın dili ortaktır.
Ve acı, en çok benzer bakışlarda kendini ele verir.
Bu davranışların hepsi bende de vardı. İçimdeki o müthiş öfkeyi hatırlıyorum. 28 senedir 28 Şubat’ın sızısını çekiyordum. Öyle bir tevafuktu ki, 28 rakamından bile nefret eder olmuştum.
Duam şuydu: 28 Şubat’ın 28. senesinde belki haklarımızın telafisi olur. Belki unutamadığımız o geçmişin izleri bir nebze olsun iyileşir. Umudum, bu yılın içimizdeki görünmez kaygıların son bulduğu bir yıl olması.
Tam da içimdeki kelimeleri yazarken, tevafuk eseri 28 Şubat Öğrenci Mağdurları Derneği Başkanı ile tanıştım. Ankara’da ÖNDER’e gitmiştim. Koridorda beklerken duvardaki isimleri okudum. Müthiş bir ağlama geldi. Herkes bana bakıyordu. Ama ben hıçkıra hıçkıra duvara yaslanmış, “28 Şubat” yazısına başımı koyup ağlıyordum.
Belki sebepsizce tepki verdiğimi düşündüler. Belki sinir krizi geçirdiğimi sandılar. Oysa koskoca geçmişim gözlerimin önünden film şeridi gibi akıyordu:
Okuyamayışım…
Çalışamayışım…
Sınav kuyruklarında çektiğim çileler…
Mülakatlarda yaşadığım aşağılanmalar…
Öğretmenlik yaparken demir kapıdan içeri alınmayışım…
Okula girebilmek için bahçede zorla saçımı açışım…
Öğretmenler odasında hüngür hüngür ağlayıp gözüm şiş halde sınıfa girişim…
Hepsi bir anda, tek bir anın içine sığdı.
“Neden?” dedim kendi kendime.
Neden bunları yaşamak zorunda kaldık?
Bugün başörtülü kadınlar okuyabiliyor, çalışabiliyor, her alanda eşit haklara sahip. Hatta hassasiyetimizi bildikleri için daha duyarlı davrananlar var. Peki bizim gençliğimizde bunlar olsaydı ne kaybedeceklerdi? Neyden korkuyorlardı?
Tam o anda bir kitap elime takıldı. Kapının önündeydi. İçinde 28 Şubat mağduru kadınların hikâyeleri vardı. Hepsinde aynı yürek sızısı, aynı yarım kalmışlık… Çoğu çok başarılı kadınlardı. Vatan için, millet için faydalı olabilecekken küskünlük içinde hayata kapanmışlardı.
Okudukça daha çok ağladım.
Ama bir o kadar da hafifledim.
Çünkü yalnız değildim. Meğer ben tek başıma yaşamamışım bu duyguları. Söyleyemediklerim kitapta yazıyordu. Boğazıma düğümlenen kelimeler satır aralarında beni bekliyordu.
Sonra dernek başkanı yanıma geldi. Gözyaşımı sildim. Elimdeki kitabı görünce gülümsedi ve elimi tuttu:
“Buyurun, içeri geçelim. Orada rahatça konuşuruz.”
Dakikalarca konuştuk. Hem ağladım hem gülümsedim. O sabırla dinledi. Ara ara başını sallayarak “Anlıyorum seni” dedi. Ve ardından şu cümleyi kurdu:
“Nuran’ım, bunları yaşayan sadece siz değilsiniz. Binlerce kadın var. Biz onlar için buradayız.”
Kaybedilen onca yıla rağmen geleceğe tutunan, umudu diri tutan bir kadındı. Mücadeleyi bırakmamıştı. Hak davasında hakkını almış, yeniden ayağa kalkmıştı. Onun gözlerinde küskünlük değil dirayet vardı.
O gün oradan huzurlu ayrıldım. Sanki yüreğini alıp yüreğime koymuştu. Aynı acıyı yaşayanların dili de kalbi de aynı oluyor meğer.
Şimdi bizim çabamız, bu acıların tekrar yaşanmaması. Kazanılan hakların nasıl kazanıldığını yeni nesle anlatmak. Çünkü geçmişi olmayan bir davanın geleceği de olmaz. Bugün özgürlük varsa, dün verilen mücadele sayesindedir.
Dilerim ki bu acı sadece bizim neslimizin kaderi olarak kalsın.
Bir daha hiçbir genç kız, hiçbir kadın 28 Şubat’ın gölgesinde büyümesin.
Ve bir daha bu ülkede hiçbir gençlik, inancı yüzünden yarım kalmasın.
Nur Delice
Ülke Postası Ankara Temsilcisi

Oxunub: 0
Oxşar xəbərlər
SON XƏBƏRLƏR