Bugünlerde sokakta, televizyonda ya da sosyal medyanın o dipsiz kuyusunda sıkça duyduğumuz bir nakarat var: “Özel hayatı beni ilgilendirmez.” Kulağa ne kadar demokratik, ne kadar özgürlükçü geliyor değil mi? Oysa bu cümlenin ardına gizlenen yozlaşma, müslüman bir ülkede yaşadığımız gerçeğini her gün biraz daha sarsıyor. Milli ve manevi değerlerimiz üzerinde kurulan bu sessiz ve derinden giden oyunun; gençlerimizde, kadınlarımızda ve en önemlisi kalemiz olan ailemizde açtığı yaraları görmemek için artık kör olmak gerekiyor.
Bizler, evladı için dünyayı karşısına alan, eşine sadakati namus, misafirine ikramı onur bilen Türk kadınlarıyız. Bizim için kadın demek; bir aslanın pençelerini yuvası için çıkarması, evladına gelecek en küçük zararda canını siper etmesi demektir. Ancak itiraf edelim ki; bugün rüzgar tersinden esiyor.
Edebimiz, Hayat Tarzımız ve Elimizden Kayıp Gidenler neler peki? Hiç sorduk mukendimize?
Giyim kuşamımızdan oturuş kalkışımıza, örfümüzden ananemize kadar her noktada kendimize yabancılaştık. İnternetin ve çağın getirdiği o kontrolsüz "özgürlük" illüzyonu altında, çocuklarımız elimizden sabun köpüğü gibi kayıp gidiyor. Bir yanda akran zorbalığı, bir yanda madde bağımlılığı, diğer yanda ise ekranların ardına saklanmış kötü ahlak... Eskiden anne babalar çocuklarının mürüvvetini görme hayaliyle yaşlanırdı; şimdiki ebeveynler ise "evladım yoldan çıkmasın" endişesiyle ölüm döşeğinde bile huzur bulamıyor.
Hatta durum öyle bir noktaya geldi ki, insanlar artık çocuk büyütmenin ağır sorumluluğundan kaçıp, "ağzı var dili yok" diyerek kedi köpek beslemeyi tercih eder oldu. Anne ve babasını huzurevlerine terk eden, köklerinden kopan bir neslin dramını izliyoruz. Batı’nın "18 yaşına gelen özgürdür" mantığı, bizim ailemizin altına yerleştirilmiş bir dinamittir. Büyüklerin gölgesinden, dede ve nene kültüründen uzaklaşan her genç, aslında fırtınalı denizde pusulasız kalan bir gemi gibidir.
Zina Normalleşirken Sadakat Nerede Kalıyor?
En acısı da ahlaki çöküşe bulunan kılıflar... Evli bir kadın bekar bir erkekle, ya da bekar bir kadın evli bir adamla fütursuzca ilişki yaşarken; “Kocası düşünsün” ya da “Karısı sahip çıksaydı” diyebilecek kadar vicdanımız karardı. Zinanın suç sayılmadığı, ayıplanmadığı, hatta "aşk" adı altında kutsandığı bir toplumda aile sadakatinden bahsetmek ne kadar gerçekçidir?
Dini kavramları kendi çıkarlarına göre eğip bükenler, "modernlik" adı altında çıplaklığı pazarlayanlar ve başkasının yuvasına göz dikerken kendi yuvasını kutsal sayanlar... Unutmayalım ki, Kur’an-ı Kerim bize “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyuruyor. Bizler aldatılan bir kadının, kandırılan bir adamın hakkını savunamazken; kendi çocuklarımıza nasıl "doğru örnek" olacağız?
Sahi, Biz Nerede Hata Yaptık?
Çalıştaylar düzenliyor, seminerlerde "aile bitiyor, doğum oranları düşüyor" diye dert yanıyoruz. Ama dönüp aynaya bakmıyoruz. Kendi ailemizi korumak için çitler örerken, komşumuzun bahçesindeki yangına odun taşıyoruz. Başkasının mahremiyetini "bana ne" diyerek görmezden geldiğimiz her an, aslında kendi evimizin duvarından bir tuğla daha çekiyoruz.
Eğer bugün Türk kadını o efsanevi koruyucu kimliğini yeniden kuşanmazsa; eğer babalar "ev reisliği" makamını sadece ekmek getirmekten ibaret görürse, yarın sığınacak bir evimiz bile kalmayacak. Değerlerimizi özgürlük masallarına kurban etmeyelim. Çünkü aile biterse, toplum biter; toplum biterse, vatan biter.
Nur Delice
Ülke Postası Gazetesi Ankara Temsilcisi
Oxunub: 53